İnsanlığın Acı Tablosu

(Okuma Süresi: 1 Dakika)

1.5 milyar yetişkin insan 0.01$ ile 100$ arasında bir servete sahip. Neredeyse hiç bir şey satın alacak güçleri yok.

1.7 milyar yetişkin insan sadece 1.000$’lık bir serveti elinde tutuyor. Çok acil durumları borç almadan idare edebilecek durumdalar ancak.

Yani tam 3.2 milyar insan her sabah güne o günü atlatıp atlatamayacaklarını bilmeden uyanıyorlar.

Buna karşın 150 kişinin 10 milyar dolar ve 2 kişinin de 100 milyar dolar üzerinde servetleri var.

Bu kadar adaletsizliğin olduğu bir dünyada yine az çatışma ve savaş yaşıyoruz. Şükretmek lazım.

Haddini Aş Hikayeleri 12: BANKSY

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Farkındalık yaratmak için yaşayan ve bunu haddini aşarak, çarpıcı sokak sanatıyla, geceleri biz uyurken yapan bir insan. Gerçek bir sanatçı. Günümüzün en önemli ve en esrarengiz sanatçılarından. Kim mi? Banksy’den söz ediyorum.

Modern yaşamın tüm çarpıklıklarını yüzümüze vuruyor eserleriyle, fırça darbeleriyle. Vicdani meseleleri ortaya çıkartıyor.

Üstelik adını ve yüzünü yıllardır gizliyor ve kendisiyle ilgili İngiliz olması dışında hiçbir şey bilinmiyor. Bununla ilgili e-mail yoluyla nadiren verdiği röportajlardan birinde, neden gerçek kimliğini gizlediği sorulduğunda ise şöyle yanıtlıyor:

‘’Popüler olmak veya ortaya çıkmakla hiç ilgilenmedim. Sanırım, önünüzde çirkin suratlarını göstermek için can atan yeterince kendini beğenmiş tip var. Gidip ufak çocuklara büyüdüklerinde ne olmak istediklerini sorun, alacağınız yanıt şudur: “ünlü olmak istiyorum.” Sorduğunuzda sebebini ya bilmezler ya da önemsemezler. Ben sadece iyi görünen resimler yapmaya çalışıyorum, kendim iyi görünmeye çalışmıyorum.’’

1990’lı yıllarda başlıyor sokak duvarlarını boyamaya Banksy. Siyasi ve sosyal meselelere değindiği eserlerinde, savaş karşıtı, çevreci, hayvan haklarını savunan ve tüketim çılgınlığını eleştiren mesajlar veriyor. Eleştirel zekasını ve mizahını öyle ustalıkla birleştiriyor ki, saygı duymamak mümkün değil.

Londra’nın birçok duvarlarını sanat eserine çeviren Banksy’nin en bilindik eserlerinden biri, Kırmızı Balonlu Kız. “Her zaman umut vardır!” anlamı taşıyor bu eser.

Kudüs’teki bir garajın kenarındaki duvarda yer alan ”Çiçek Fırlatan Protestocu” eseri, bugün şiddet karşıtlığının önemli bir simgesi.

Aşağıda ise Banksy’nin Batı Şeria’da İsrail’in intihar bombacılarına karşı güvenlik için kurduğu 680 kilometrelik güvenlik duvarının üzerine yaptığı eserleri görüyorsunuz. Bu çizimlerle İsrail’in bu hareketini tiye alıyor.

Aşağıdakiler, Filistin’de ayakta kalan duvarlara yaptığı protest eserlerden örnekler.

Çizmiş olduğu bu kedi resmiyle ilgili şunları söylüyor:

“Orada yaşayan bir adam yanıma gelerek resmin ne anlama geldiğini sordu. Ona Gazze’deki yıkıma dikkat çekmek istediğimi, bu yüzden de bu fotoğrafları internet sitemde paylaşacağımı, çünkü insanların yalnızca kedi yavrularının fotoğraflarına baktığını söyledim.”

Röportajında bu kez de ”Filistin’deki o resimleri yapmak tehlikeli olmalı. neden gittin oraya?” diye sorulduğunda, yanıtı:

”Her graffiti sanatçısı oraya gitmeli. Dünyadaki en büyük duvarı inşa ediyorlar. Ben duvarın filistin tarafında çalıştım ve çoğu insanın ne yapmaya çalıştığım konusunda en ufak bir fikri yoktu. Neden sadece kocaman harflerle “kahrolsun israil!” yazıp, israil başbakanını darağacında sallanırken gösteren resimler yapmadığımı anlamadılar. Belki onların da kendilerine göre nedenleri vardı. Beş gün yanında kaldığım adam, camdan dışarı filistin bayrağı salladığı için “kirli çuval” a (dirty bag) girdi. Kirli çuval şu: İsrail askerleri ellerine bir çuval alıp içini kendi dışkılarıyla dolduruyor ve bunu ellerin arkadan bağlıyken kafana geçiriyor. Bir filistinli bana bunu anlatırken az daha kusuyordum, ama daha duyacağım varmış: “Bu aslında hiçbir şey. yeğenim aralıksız iki hafta o çuvalı kafasında taşıdı.”

Sadece graffiti yaparak değil, türlü proje ve sergileriyle ses getiriyor Banksy.

Mesela 2013 yılında New York’ta, Better Out Than In (Dışarısı İçeriden İyidir) adında kapsamlı bir sanat projesine imza atıyor ve New York’un az bilinen yerlerinde her gün yeni bir kamusal iş üretiyor. Projeye dahil çalışmalardan biri, ”bir aracın arkasına yaptığı bir orman resmini bir ay boyunca New York’un çeşitli yerlerinde gezdirmek.”

Projedeki diğer dikkat çekici çalışması ise: Sirens Of The Lambs (Kuzuların Çığlığı) 

Bunda da bir mezbaha kamyonunu çığlık atan peluş oyuncaklarla dolduruyor ve kentin tüm semtlerinde gezdiriyor. Projenin bu çalışmasında gıda endüstrisi, hayvanlara eziyet, çocukluğun masumiyetini yitirmesi gibi mesajlar verme kaygısı güdüyor.

Yakın zamanda sansasyon yaratan bir olaya daha imza atıyor Banksy. Kırmızı Balonlu Kız eseri Londra’da Sotheby’s müzayede evinde 1 milyon sterline satılmasının hemen ardından içerisine gizlenmiş kâğıt imha makinesi ile saniyeler içinde kendini yok ediyor.

O anları Instagram hesabından, Picasso’ya ait olan “yok etme dürtüsü de yaratıcı bir dürtü” sözünü alıntılayarak paylaşıyor.


Sanat dünyasıyla dalgasını geçmekten asla vazgeçmiyor. Geçtiğimiz aylarda Venedik Bienalinde yaptı şovunu. Bienale hiç çağrılmadığı için sitemini bir şekilde ifade etmesi gerekiyordu. Peki ne yaptı dersiniz? Sn. Marko meydanında kılık değiştirerek bir işporta resim tezgahı açtı ve sonrasında polisler meydandan zorla çıkarttı sanatçıyı. Videosunu ise Instagram hesabından paylaşarak bienal kuratörleri ile dalgasını geçmiş oldu.

Geçtiğimiz günlerde ise Banksy’nin bilinen en büyük tuval çalışması ve en pahalı eseri olan Devolved Parliament (Geri Evrilmiş Parlamento) isimli, avam kamarasını şempanzelerle dolu bir şekilde tasvir ettiği tablosu 13 dakika içinde 9.9 milyon sterline satıldı.

Hiç şüphem yok ki, eserlerleriyle bizlere modern yaşama dair dersler vermeye devam edecek bu dahi sanatçı. Ve açıkçası ben onunla aynı dönemde yaşadığım için çok büyük mutluluk duyuyorum.

Banksy eserlerinden birkaç örnek daha:

Aldığım En İyi Tavsiyeyi Söylüyorum!

(Okuma Süresi: 1 Dakika)

Aldığım en iyi tavsiye: ”Başkalarından daha iyi olmaya çalışma, dünkü senden daha iyi olmaya çalış!“

Başkaları ile rekabet bazen bizi harekete geçirebiliyor, rekabetin tetiklediği değişim hikayeleri hiç de az değiller. Ama pek çok durumda kendinizi başkaları ile kıyaslamanın 2 büyük riski var.

Birincisi ”asla onun gibi olamam” duygusunun yarattığı ümitsizlik ve eylemsizlik.

Spor salonunda olağanüstü vücutlu insanları görünce kapıldığınız türden bir duygu bu. Hani aynadaki kendinizi onlarla kıyaslayınca teslim olduğunuz pes etme duygusu.

İkinci risk ise etrafınızdakilerin vasatlık denizinde boğulmanız, vasatlığı kanıksamanız, hatta o vasatlık denizinden kurtulmak için kulaç atmaktan çekinmeniz.

Çünkü onlar sizin ”çevrenizler“ ve bir sosyal yaratık olarak onlardan kopmak istemiyorsunuz. Yalnızlık hiç kolay iş değil.

Peki ya ”kendinizin dünkü halinden daha iyi olun“ tavsiyesine ne demeli?

Bu tavsiyeyi benimseyenler kendilerini geliştirmek için en iyi yoldalar bence.

Çünkü insan her zaman bir şeyleri dünden birazcık da olsa daha iyi yapmayı başarabilir. Ve hiç kuşkusuz bu küçük adımlar uzun bir yürüyüşte birbiri ardına eklendiklerinde büyük bir değişimi başarabilirler.

Şimdi de sizin aldığınız en iyi tavsiyeyi ve nedenini duymak istiyorum. Paylaşmak ister misiniz?

İnsanlığa Olan İnancımı Kaybetmek Üzereyim

(Okuma Süresi: 1 Dakika)

Şöyle şeyleri sık sık duyarız: ”Zaman en önemli ve en geri dönüşümsüz kaynak, değerini bilmek lazım.“

Bu pek bilgece sözün gerçek hayatta ne yazık ki pek karşılığı yok ama. İnsanoğlu zamanını çöpe atmanın yeni yollarını keşfetmekte pek mahir.

Resimde 3.Çeyrekte Twitch üzerinden oyun izlemeye harcanan saatler gösteriliyor. Kaynağa göre 3 ay içerisinde 223.4 milyon saat Fortnite izlenmiş mesela.

Bu kadar çok araştırılacak, öğrenilecek, geliştirilecek konu varken, 9.3 milyon adam/günlük kaynak başkalarının oynadığı Fortnite’i izlemek için harcanmış 3 ayda.

Ki günlük çalışma süresinin 8 saat olduğunu düşünürsek bu 27.9 milyon adam/çalışmagünü gibi dudak uçuklatıcı bir rakama geliyor. Ve bu sadece Fortnite ve sadece Twitch kanalı.

3 ayda 60 çalışma günü olduğunu varsayarsak 465.000 Adam/Ay’lık insani kaynak Fortnite izleyerek tüketmiş zamanını. Üstelik bu zaman tüketicilerininin büyük bir kısmının gençler olduğunu varsaymak da çok yanlış olmaz sanırım.

Hesaplamayı derinleştirdikçe insanlığa olan inancımı yitiyorum ben. Ya siz?

Öğrenmek İçin Tartışmayı Göze Alıyorum

(Okuma Süresi: 1 Dakika)

Bazen genel kabul gören görüşün aksini iddia eden ve tartışma yaratan fikirlerimi paylaşıyorum buradan.

Çoğu süper negatif olan 294 yorum ve 963 etkileşim alan, Porsche Taycan-Tesla Model S karşılaştırma yazım bu tür paylaşımlarıma en güzel örneklerden birisi.

Dostlarımın beni arayıp ”neden böyle paylaşımlarla imajını yıpratıyorsun?“ diye uyardığı bu tür yazılar yerine, suya sabuna dokunmayan, her yerde bulabileceğiniz bilgileri Türkçeleştiren, sadece hoşunuza gitmekten öteye gitmeyen laf salataları da yazabilirim.

Ama ben fikirlerimi geliştirmek için tartışmayı ve gerekirse utanmayı göze alan bir insanım.

Evet, Porsche-Tesla yazıma gelen yorumların bazılarına üzüldüm, bazılarında yanlış bilgimden utandım ve bazılarına ise tarzlarından dolayı öfkelendim.

Ama bu yorumlar Tesla yatırım tezimi gözden geçirmek için her görüşten insanın fikirlerinden muazzam çok şey öğrendiğim bir kaynak oluşturdular.

Çünkü bu tür sert tartışmalar insanların bedavaya paylaşmayacakları bilgilerini ve fikirlerini ortaya koymalarını sağlıyorlar.

Geleceğime yatırım yaptığım alanlarda tartışma yaratacak paylaşımlarıma devam edeceğim anlayacağınız.

Merak ediyorum, bu tür tartışmalar sizin için de öğretici oluyorlar mı?

Not: Tesla yatırımımı artırdım:)

Haddini Aş Hikayeleri 11: Mülteciyken Milyoner Olan kadın: Daniele Henkel

(Okuma Süresi: 2 Dakika)

Sene 1990… Cezayir, laik hükümet ile İslamcı gruplar arasında çıkan, yüzbinlerce kişinin hayatını kaybedeceği bir iç savaş yaşıyordu.

Daniele o zamanlar 34 yaşında, Cezayir’de Amerikan konsolosluğunda danışman olarak çalışan bir kadındı. Mühendis bir kocası ve 4 çocuğuyla mutlu bir hayat sürerken, bu iç savaş onları huzursuz, kaygılı, mutsuz insanlara dönüştürmüştü. Ve çocuklarının güvende yaşaması, gelecekleri hakkında endişeleri gün geçtikçe büyüyordu.

Daniele, artık Cezayir’den ayrılma zamanının geldiğine karar vermişti.

“Radikal İslamcı asiler sokakta kızlara saldırıyordu. Kızlarımı düşünmem gerekiyordu. Bu yüzden Kanada’ya gitmeye karar verdim.”

İşte böyle başlıyor Daniele’nin milyonerliğe uzanan hikayesi.

Taşınmadan önce bir süre araştırma yapıyorlar, konsoloslukla görüştüklerinde onlara orada çok rahat iş bulacaklarını söylüyorlar. Ve sonunda kış aylarında Montreal’a varıyorlar.

Fakat işler hiç de hayal ettikleri gibi gitmiyor.

Kocası kendi alanında hiç iş bulamıyordu, Daniele ise tam yedi yıl boyunca sekreterlikten satıcılığa ve hatta emlakçılığa kadar birçok alanda çalışıp Cezayir’de kazandığının dörtte birini ancak kazanabiliyordu.  

Uzun süren geçim sıkıntısı yüzünden bir süre sonra ayrılmaya karar veriyor çift.

Ayrılık sonrası 4 çocuğuyla bir başına kalan Daniele’nin güçlü olmaktan başka seçeneği yoktu artık. Başarılı olması için çok daha fazla çaba göstermesi gerekiyordu. Ve yıllardır sömürülmekten, çok çalışıp az para kazanmaktan bıktığı için de kendi işini kurmayı koyuyor kafasına.

Bir süre ne tür bir iş yapacağıyla ilgili kafa yorduktan sonra aklına şu fikir geliyor: Doğu kültüründe banyolarda sıkça kullanılan, fakat batı kültüründe olmayan keseyi Kanada’ya tanıtmak.

İlk olarak güzellik salonlarını hedefliyor. Ürünün buralarda kullanılabileceğini düşünerek tek tek her güzellik salonunun kapısını çalıyor ve ürünü tanıtıyor. Hatta 200 dolarlık satış yapmadan günü de bitirmiyordu.

Ve bir süre sonra keseler popüler hale geliyor. Sadece güzellik salonları değil, dışarıdan müşteriler de talep etmeye başlıyor.

Bugün 60’lı yaşlarında olan Daniele Henkel’in şirketi, sadece kese değil diğer güzellik ve sağlık ürünlerini de satan, kozmetik klinikleri ve laboratuvarlarla çalışan multimilyoner bir şirket.

Bu noktaya gelene kadar, edindiği deneyimlerinden iş dünyasının ne kadar erkek egemen olduğunu da anlıyor Henkel. Ben bir tür sürüdeki kara koyundum, ama yerimi bileğimin hakkıyla kazandım diyor.

Dönüp geriye, yaşadıklarına baktığında ise çok önemli bir şey öğrendiğini söylüyor:

“Her zaman seçeneğiniz var aslında. Sizin kontrolünüzde olmayan olaylar geliştiğinde bile, en azından onlara nasıl tepki göstereceğinizi siz belirleyebilirsiniz.”

En İyi Youtube Sanat Kanalları

(Okuma Süresi: 1 Dakika)

Bırakın sanat yapabilmeyi, sadece sanatı anlamayı bile insanı diğer türlerden ayıran en önemli beceri olarak görüyorum.

Yaratıcılığın her gün daha çok önem kazandığı iş dünyasında da, muhteşem ürünlerin tasarımından, olağanüstü müşteri deneyimlerinin yaratılmasına kadar pek çok alanda sanattan beslenilmesi gerektiğine inanıyorum.

Tabii herkesin zevk alacağı sanat dalı kendisine kalmış ama ben resim ve heykelin bütün sanatların anası olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle de resim/heykel sanatçılarını ve onların eserlerin öğrenmeyi ve en başta kızım olmak üzere etrafımdakilerle paylaşmayı çok seviyorum.

Bugün bu amaçla takip ettiğim bir kaç YouTube kanalını paylaşmak istedim sizinle. Bu siteler ünlü sanat eserlerini ve sanatçılarını anlamınıza çok yardımcı olabilirler.

Belki sizin de hoşunuza gider, hatta size ilham verebilirler:

Smart History: https://www.youtube.com/user/smarthistoryvideos/

The Canvas: https://www.youtube.com/channel/UCqTHx0ObkFZ97KO2SWUuz9w

The Art Assignment: https://www.youtube.com/user/theartassignment

Google Arts and Culture Project: https://www.youtube.com/user/GoogleArtProject

Art21: https://www.youtube.com/user/art21org

Moma: https://www.youtube.com/user/MoMAvideos

Gugenheim: https://www.youtube.com/user/guggenheim


Haddini Aş Hikayeleri 10: Greta Thunberg

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

8 yaşınızı hatırlıyor musunuz? 

Nelerle meşgul olduğunuzu ya da ne tür hayaller kurduğunuzu… 

Endişelerinizi, korkularınızı?.. 

Hadi yazıyı okumadan önce düşünün bir süre. 

Peki o yaşınızdayken birisi size iklim değişikliği ve küresel ısınmanın tehlikelerinden bahsetseydi, hatta bu tehlikeyi oluşturanların biz insanoğlu olduğunu söyleseydi ne olurdu tepkiniz? 

Dünyanız başınıza yıkılır mıydı? 

İşte asperger sendromlu küçük Greta bunları duyduğunda inanılmaz bir hayal kırıklığı yaşıyor insanlığa karşı.

İzlediği belgesellerde buzulların eridiğine, okyanusların kirlendiğine ve hayvanların soylarının tükendiğine şahit olan Greta, kimsenin bunları değiştirmek için bir şey yapmadığını görünce depresyona giriyor o dönemde.

Tek bir yuvamız var ve onu kendi ellerimizle yok ediyoruz. Bununla da bitmiyor, bu yok oluş karşısında neredeyse hiçbir şey yapmıyoruz… Ve aklında tek bir soru küçük kızın: ‘Bile bile kitlesel bir yok oluşa mı neden oluyoruz? Biz cani miyiz?’

Ne istediğini çok net bir şekilde belirliyor: Geleceği kurtarmak ve buna hemen bugün başlamak.

Bundan 1 yıl önce iklim için okul grevine başlıyor. Tek başına başlatıyor grevi. 

15 yaşındaki Greta, haftada bir gün okula gitmeyi reddediyor ve İsveç parlamentosu önünde tek kişilik dev protesto gösterisini yapıyor, dünya liderlerini harekete geçmeleri için çağırıyor. 

Tek başına çıktığı bu yolda, etrafı gittikçe kalabalıklaşıyor Greta’nın. İsveç’teki arkadaşları okulu kırıp ona destek olmaya, iklim ve çevre için seslerini çıkarmaya başlıyorlar. 

Gittikçe büyüyen hareket İsveç sınırlarını da aşıyor artık. 270 şehirden 70 bin kadar öğrenci gelecekleri için dev çevreci eylemlere katılıyorlar. 

Zamane gençlerinin tüketmekten ve kendilerinden başka bir şey düşünmesinden şikayetçi olanlar yetişkinlerin ön yargılarına meydan okuyor bu müthiş gençler.

Çünkü çoğumuzun aksine dünyayı değiştireceğine inanıyor bu cesur kuşak ve bu yüzden de sesleri gün geçtikçe daha da gür çıkıyor. 

Greta’nın çabaları sadece bu eylemlerle kalmıyor. 

Helsinki’de binlerce kişinin katıldığı iklim yürüyüşüne de katılıyor genç kız. 

Birleşmiş Milletler İklim zirvesi COP24’te iklim değişikliği hakkında kararlar almak için Polonya’da toplanan politikacılara sesleniyor ve şunları söylüyor:

“Eğer böyle davranmaya devam ederseniz başarısız olacaksınız. Eğer başarısız olursanız da insanlık tarihinin en kötüleri olarak anılacaksınız.”

Ardından dünya siyasetine ve ekonomisine yön veren isimlere seslenmek için Dünya Ekonomik Forumu’nun yapıldığı Davos’a gidiyor Greta ve liderleri şu sözlerle uyarıyor: 

‘’Sizden eviniz yanıyormuş gibi harekete geçmenizi bekliyorum, çünkü şu anda olan bu! Yetişkinler hep gençlere umut vermekten söz ediyor ama ben sizin umudunuzu istemiyorum, ben sizin paniklemenizi ve benim her gün hissettiğim korkuyu hissetmenizi istiyorum.’’

“Davos gibi yerlerde insanlar başarı öykülerini anlatmayı seviyor ancak bu ekonomik başarıların çok ağır bir faturası var. İklim değişikliği konusunda da başarısız olduğumuzu kabul etmeliyiz” 

Bugüne dek para ve ekonomik büyüme gibi kavramların hayatın tek gerçek anlamı gibi lanse edilmesi ve iklim krizinin gerçek bir kriz olarak görülmemesinden dolayı, çok sayıda insan bunun tehlikelerinden ve yaratacağı sonuçlarından bihaber olduğunu anlatmaya çalışıyor küçük bedeninden beklenmeyecek güçlü bir sesle. 

Geleceğimiz için, tüm canlılar adına bir mücadele veriyor ve ağzından çıkanlar tüm dünyaya yayılıyor küçük Greta’nın. 

Onun son olarak New York’taki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Eylem Zirvesi’nde izledik.

Hava kirliliğine sebep olduğu için uçağa binmeyi protesto ettiği için Maliza II adında duşsuz ve tuvaletsiz bir yelkenli ile İngiltere’den Atlantik’e bir yelkenle geçti.

Tek başına başlattığı eyleminden bir yıl sonra, Birleşmiş Milletler toplantısında liderlerin karşısına oturup asla unutmayacağımız tarihi bir konuşmaya imza attı.. 

Bu kez daha ateşliydi Greta’nın konuşması. Liderleri eleştirdi, yetersizliklerini yüzüne vurdu. Dünyayı babasının malıymış gibi kullananlara hesap sordu: 

‘’Mesajım şu: Sizi izliyor olacağız… Tüm bu yaşananlar yanlış.  Şu an burada olmamam gerekir. Şu an okyanusun öbür yakasında okulda olmalıydım. Ama siz umudu biz gençlerde arıyorsunuz. Ne cüretle!! Benim çocukluğumu, hayallerimi boş laflarınızla çaldınız. Yine de ben şanslı olanlardanım. İnsanlar acı çekiyor, insanlar ölüyor. Ekosistemler çöküyor. Nesiller toplu olarak tükenmeye başlayacak. Ama tek konuştuğunuz şey para! Ve sonsuz ekonomik büyüme masalları… Ne cüretle! Ne cüretle görmezden geliyorsunuz? Gerekli çözümler ve politikalarla ilgili hiçbir şey yapmazken buraya gelip yeteri kadar çabaladığınızı söylüyorsunuz. Bizi duyduğunuzu ve durumun aciliyetini anladığınızı söylüyorsunuz. Ama ne kadar üzgün ve öfkeli olsam da buna inanmak istemiyorum. Çünkü durumu gerçekten anlamış olup hala bir şey yapmıyorsanız o zaman şeytansınız demektir. Ve ben buna inanmayı reddediyorum.’’

Okula gitmeyen ve iklim değişikliği için sessizce, bir başına başlayan mücadelesi, ardından harekete geçirdiği gençlik, tüm dünyanın umudu oldu Greta’nın. Bugün 185 ülkede 2300 şehirde kitleler onun çağrısı ile eylem yapıyor. 

Onun 1 senedir yapmaya çalıştığı şey, bir farkındalık ve etki yaratarak hepimizi ilgilendiren iklim krizine yönelik kamuoyu desteğini arkasına almak. 

80’lerden beri bilinen küresel ısınmanın varlığı ve bilim adamlarının ikazları hiçbir zaman yeterince dikkate alınmadı. O yüzden Greta’nın hareketinin bu kadar etkili olması bile ona saygı duyulması için yeterli diye düşünüyorum. Siz beğenseniz de beğenmesiniz de O ve onun gibi gençler sayesinde kurtulacak gezegenimiz. 

Fakat bu kızın günlerdir konuşulan mücadelesi bir vahim durumu daha hatırlattı bir kez daha:

Hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanan, büyük oyunu çok iyi gördüğünü iddia eden, herkes bize düşman diyerek etrafta gezinen, elini hiçbir taşın altına koymayan ve koyana da mâni olmaya çalışan insanlar çok ama çok fazlalar.

Ve bence eğer bu kafa yapısından kurtulmazsak sonumuz Greta’nın anlattığından daha da kötü olabilir. 

Teşekkür ederiz Greta! Sen ve senin gibi gençlerin varlığı bize umut ve yaşama sevinci veriyor! 

Bu Robotu Satın Alabilirsiniz!

(Okuma Süresi: 1 Dakika)

Ürkütücü robot videolarıyla gündemden düşmeyen Boston Dynamics ilk ticari ürününü piyasaya sürmeye hazır: Spot.

Videolardan tanıdığımız bu dört bacaklı robot dostumuz bazı seçili şirketlere sevk ediliyor.

Spot’un ne amaçla kullanılacağını bilmeyen Boston Dynamics ürünü satın alan müşterilerin uygulama alanlarını merak ediyor.

Spot saatte 3 mil yürüyebiliyor ve pili 90 dakika dayanıyor. -20 ila 45 derece santigrat arasında çalışabilen Spot ayrıca yağmura da dayanıklı.

Spot çarpışmaları önleyebiliyor, engebeli arazilerde gezinebiliyor ve hatta düşerse ayağa kalkabiliyor. API’si sayesinde Spot’u kendi ihtiyaçlarınıza göre eğitebiliyorsunuz da.

Opsiyonel mafsallı kol Spot’un kapılar açmasını sağlıyor ve neredeyse 14 KG yük taşımasına izin veren iki yük taşıma portu var. Spot kameraları ve sensörleriyle ortamının 3B haritasını da oluşturabiliyor.

Boston Dynamics, inşaat, teslimat, güvenlik ve ev yardımına odaklanan Spot uygulamalarını görmeyi umuyor.

Bir Spot robot almakla ilgileniyorsanız, Boston Dynamics web sitesinde bir form doldurmanız ve birisinin sizinle iletişim kurmasını beklemeniz gerekir. Kayıtlı bir fiyat yok, ancak birim başına fiyatın lüks bir arabanın yakınlarında olduğu düşünülüyor.

Ne dersiniz, Spot bir işinize yarar mı sizce?

Deepfake Videolarda Yeni Dönem

(Okuma Süresi: 1 Dakika)

Başımız büyük dertte. Deepfake videolarda yeni bir döneme giriyoruz!

Artık sadece yüzünüzü değil, tüm vücudunuzu temsil eden deepfake videolar üretilebiliyor.

Ağustos 2018’de Berkeley Üniversitesi ”Everbody Dance Now“ (Şimdi herkes dans etsin) isimli bir videoda profesyonel dansçıların figürlerini amatörlere uyarlayarak, yeni deepfake uygulamalarının gidebileceği yeri gösterdi.

Bu yılın Nisan ayında ise Japon yapay zeka şirketi Data Grid bir yapay zeka uygulaması geliştirerek, giyim perakendecilerine sanal insan vücutları üzerinde ürünlerini gösterebilecekleri bir video uygulaması sundu.

Çin’li deepfake uygulaması Zao bu yeni teknoloji profesyonellerin elinden alıp amatör youtuberlerın kullanımına sunmaya çalışıyor. Kötü niyetli youtuberlerin bu teknolojiyle neler yapabileceklerini hayal bile etmek istemiyorum.

Bu tür videoları kullanan medyaya bir isim bile verilmiş: Sentetik Medya.

Gerçekten dünya ilginç bir yere dönüşüyor.

Şimdi de size bir soru: Siz bu teknolojiyi kullanarak kimin için nasıl bir fakevideo hazırlamak isterdiniz? 🙂

Mesele ben Elon Musk’la bir Tesla Roadster’de takıldığım bir video çekmeyi çok isterdim:)

Haddini Aş Hikayeleri 9: Konaklamada Kuralları Yıkan Airbnb Nasıl Kuruldu?

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Yıl 2007 , San Francisco’da aynı evi paylaşan 2 arkadaş Brian Chesky ve Joe Gebbia ev kiralarını ödemekte zorlanmaya başlarlar. Ne yapsak diye düşünürlerken, bir şey fark ederler: Yaşadıkları yere etkinlikler dolayısıyla çok sayıda ziyaretçi akın etmekte ve insanlar otel bulmakta (özellikle uygun fiyatlı olan) zorlanmaktadırlar.

İki kafadar fırsat bu fırsat deyip evlerinde bulunan 3 şişme yatağı kiralamaya ve kahvaltı servisi vermeye karar verirler. Sonra hemen airbedandbreakfast.com adında basit bir web sitesi kurar ve 1 gecelik konaklama ve kahvaltıyı 80 dolar olarak belirlerler.

Ve ilk misafirleri gelir. 2 erkek ve 1 kadın sorunsuz şekilde konaklar, paralarını öder ve giderler. Misafirleri gittikten sonra Joe ve Brian bunun çok büyük bir fikir olabileceğini düşünmeye başlarlar. Eski oda arkadaşları Nathan’ı da kurucu ortak olması için çağırarak bu fikri işe çevirmeye karar verirler.

Bu arada ortaklardan Brian’ın, girişimciliğe dair hiçbir tecrübesi yoktur o zamanlar. Hatta ilk başlarda melek yatırımcı veya yan destek kavramlarının ne anlama geldiğini bile bilmediğini söyler sonraları. Fakat Brian o dönemde bıkmadan usanmadan ihtiyacı olan her türlü bilgi ve önerileri almak için birçok tecrübeli ismin kapısını çalar.

AirBnb’nin kurucuları 2008 yılında siteyi değiştirip, yeni versiyonuyla yatırımcıların kapısını çalarlar. 15 melek yatırımcı ile görüşürler, 8 tanesinden red cevabı alırlar, diğer 7 tanesi kaale alıp randevü bile vermez.

Tabi girişimciler tüm bunların morallerini bozmasına izin vermezler. Fikirlerine olan inançlarını asla yitirmezler, fakat o sıralar site para kazandırmadığı için yeni fikirler üzerine düşünürler.

Ne yapsak ne yapsak derken, seçimlerin öncesinde kahvaltılık gevrek kutularını üzerine sınırlı sayıda uyarısı ekleyerek Obama O’s ve Cap’n McCains’lere dönüştürürler ve bu kutuların tanesini 40 dolardan satmaya başlarlar. Toplamda 30.000 dolar kazanırlar. Üç kafadar bu sayede ArBnb’de yaşadıkları finansal sıkıntıları aşmaya çalışırlar.

Ve sonunda bu 3 arkadaşın potansiyelini birisi fark eder.

Kim mi?

Paul Graham.

Graham gençleri şirketin küçük bir hissesi karşılığında parasal destek ve mentorluk sunan ünlü bir girişim hızlandırma programı “Y Combinator” a davet eder.  

Gelgelelim Air Bed and Breakfast, Y Combinator’un girişim hızlandırma programı sürecinde de birçok yatırımcı tarafından reddedilir ve çok saçma bir fikir olarak görülür.

Reddedenler arasında olan ünlü risk yatırımcısı Fred Wilson, birkaç yıl sonra büyük bir hata yaptığını kabul eder ve şunları dile getirir:

“Oturma odasına konulan şişme yatakların ileride otel görevi göreceğini anlayamadık ve bu teklifi değerlendirmedik. Diğer şirketler bizim de gördüğümüz takımı gördü, potansiyellerinin farkına vardı, onlara bütçe sağladı ve gerisini zaten siz de biliyorsunuz.”

2009 yılına gelindiğinde girişimciler sitede birtakım yeniliklere giderler. Çünkü sistem bir türlü büyümemekte, olduğu yerde saymaktadır.

Önce fazla komplike olan ismi değiştirip Airbnb yaparlar ve site tasarımını da insanların 3 tıkla kalacak yer ayarlayabilecekleri bir hale getirirler.

Sitedeki fotoğrafların hiç çekici olmadığını fark eden ortaklar New York’taki kullanıcıları ziyaret ederek, listelenmiş evlerin tek tek profesyonel fotoğraflarını çekerler. Sonrasında şirket büyümeye ve gelişmeye başlar. Sadece paylaşımlı daireler değil her türlü konaklamaya kadar genişletirler.

Ve 2009 Mart’a gelindiğinde artık Airbnb’de 2500 ilan ve neredeyse 10 bin kayıtlı kullanıcı yer almaktadır. 1 ay sonra ise uzun zamandır bekledikleri yatırımı alırlar: Sequoia Capital şirketinden 600 bin dolar!

AirBnbn kurucuları sonunda ekonomik açıdan rahatlamışlardı.

Şişme yataklarını kiraya vermelerinin üzerinden 4 yıl geçtiğinde Airbnb artık 89 ülkede kullanılmaya başlamış, 1 milyon rezervasyon almıştır.

Aynı yıl, yani 2011’de silikon vadisi yatırımcılarından 112 milyon dolarlık büyük bir yatırım daha alırlar ve şirketin değeri 1 milyar doların üzerine çıkar.

AirBnb’nin 2014 yılında kiracılar ve yasalarla başları derde girer.

Belediyeler, Airbnb kiralık evlerine izin vermemeye başlarlar. Hatta New York’ta kısa dönem ev kiralamanın yasaklanacağı ve kiralayan her ev sahibine para cezası kesileceği söylenip ev sahiplerine gözdağı verilir. Sonrasında da birçok şehir yasasında 30 günden az süreyle ev kiralamak kanunsuz olarak belirlenir.

Tüm bunların üzerine Airbnb “Hiçbir yere ait olmama” vaadine uygun davranır. Otel vergisi toplamaya ve bu vergileri belediyelere vermeye başlar. Ayrıca toplum sözleşmesi gereği verilerini de belediyelerle paylaşır.

Beş parasız iki arkadaşın, 3 şişme yatakla kurduğu şirket, bugün misyonunu “Herkesin, her yere ait olduğu bir dünya yaratmak” olarak tanımlıyor.

Ve Airbnb, 35 milyar doların üzerinde bir piyasa değeriyle 190’dan fazla ülkede, 81 bin şehirde, 6 milyon sevilerinde konaklama yeri listesine ve 40 milyondan fazla kullanıcıya sahip.

Kurucularından Brian Chesky şöyle diyor:

“Bir şirket açtığınız zaman, bu bilimden çok sanattır çünkü tamamen bilinmezliklerle doludur. Gündemde olan problemleri çözmeye çalışmak yerine, sizin için son derece kişisel olan problemleri çözmeye çalışın. Sıradan bir insansanız ve sadece kendi probleminizi çözerseniz, milyonlarca insanın da problemini çözmüş olabilirsiniz.”

Haddini Aş Hikayeleri 8: Walt Disney

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

Kaç kez yenildin? Kaç kez giriştiğin bir iş başarısızlıkla sonuçlandı?

Çoook. Biliyorum.

Peki tüm bu yaşadıkların seni pes etme noktasına getirdi mi?

Eğer cevabın ‘’evet’’ ise az sonra anlatacaklarımın sana yeniden güç vereceğine eminim. Ardında kocaman bir medya şirketi, ölümsüz karakterler ve filmler bırakan Walt Disney’in hayatını anlatacağım bugün. Ve ondan öğrenecek o kadar çok şeyimiz var ki…

İrlanda göçmeni bir ailenin çocuğu olan Walt, çok zor bir çocukluk dönemi geçirir.

Babası hasta olduğu için çalışmıyordu ve ailenin ekonomik durumu kötüydü. Bu nedenle Walt’ın omuzlarında koca bir yük vardı. Sürekli çalışıp para kazanması gerekiyordu. Bu arada ailesi çok fazla taşındığından, küçüklüğü sürekli bir yerlere adapte olmaya çalışarak geçiyordu.

Haliyle okul hayatı da yok gibiydi. Hiçbir zaman derslerine odaklanabilen bir çocuk olamadı. Fakat diğer çocuklardan bir farkı vardı: Çok geniş bir hayal dünyasına sahipti ve çok fazla hayal kuruyordu. Öyle ki, öğretmenleri onu genelde ders esnasında hayal kurarken ya da resim yaparken yakalıyordu.

Büyüdükçe hikaye anlatmaya da başladı. Arkadaşlarını toplayıp hayal ettiği kahramanları ve onların hikayelerini anlatırdı. Ve anlattıklarını kalemle de resmederdi.

Çevresindeki hayvanları izlemeyi de çok severdi. İnsanlara benzeyen davranışlarıyla hayal ediyordu onları sürekli. Mesela bir deve kuşuna bale yaptırıyor, bir ineğe piyano çaldırıyordu zihninde.

Walt 10 yaşındayken dayısının yardımlarıyla bir iş buluyor. Tren garında yiyecek ve gazete satmaya başlıyor. Ve trenlere hayrandı kendisi. Yarattığı tema parklarına bakınca bunu anlamak hiç de güç değil, değil mi?

Küçük Walt, her sabah 4.30’da uyanıp gazete satmaya gidiyordu. Hem okuldan önce hem okuldan sonra yapıyordu bu işi. Çok yorucu bir iş olsa da ailesine yardım etmek zorunda olduğu için 6 yıl boyunca yapıyor bu işi.

Eğitim hayatına Chicago’daki Mckinley Yüksek Okulunda devam ediyor. Burada da okul gazetesinde yayımlanması için 1. Dünya Savaşıyla ilgili resimler çiziyor, geceleri ise çizim yeteneğini geliştirmek için kurslar alıyordu.

16 yaşına geldiğinde okulu bırakıyor ve çılgın bir karar alarak Almanlarla savaşmak için orduya katılmak için başvuruyor. Ancak henüz 17 yaşını doldurmadığı için kabul edilmiyor. İnatçı Walt pes eder mi? Bu kez sahte bir kimlik ile Kızıl Haç’a başvuruyor. Kabul ediliyor ve Fransa’ya gönderiliyor, 1 yıl boyunca ambulans şoförlüğü yapıyor.

Ordu’daki görevi biter bitmez Kansas’a geliyor. Artık 18 yaşında ve deli gibi istediği bir hayali var: Karikatür sanatçısı olmak.

Bir süre sonra bir sanat atölyesinde işe giriyor ve burada dönemin çizgi film sanatçısı Iwerks ile tanışıyor. Fakat daha bir yıl bile olmadan severek girdiği bu işinden ‘’yeterince yaratıcı olmadığı için’’ kovuluyor.

Disney’in yerinde olsaydı birçok kişinin vazgeçeceğini, hayallerini bir kutuya koyup kaldıracağını biliyoruz. Aslında çoğu zaman o vazgeçme noktamız, hayatımızın dönüm noktasına o kadar yakın ki.

Yaşadığı olumsuzluklara rağmen içindeki üretme, hayallerine ulaşma arzusu tükenmiyor asla, tam tersine alevleniyor. Ve çizmeye devam ediyor Walt.

İyimserlikle yürüdüğü yolda, arkadaşı Iwerks ile bir şirket kuruyorlar: “Iwerks-Disney Ticari Sanatçıları”. Ancak müşteri çekmeyi başaramadıkları için bir ay dolmadan iflas ediyorlar. Bir hayal kırıklığı daha… Hayallerinin peşini bırakmak mı? Asla.

Bakın yaşadığı zorluklar ile ilgili ne diyor:

’Hayatımda ters giden şeyler, önüme çıkan engeller, başıma gelen belalar bana güç kazandırdı. Başınızda türlü türlü dert varken bunu fark edemeyebilirsiniz ama suratınıza inen bir yumruk, hayatta başınıza gelen en iyi şey olabilir.”

Değişimin hayallerine duyduğu sonsuz inançla gerçekleşebileceğini bilen Walt, kamerasını satıp Hollywood’a yerleşiyor.

Kardeşi ile birlikte güçlerini birleştirmeye karar verip dayılarının garajında başlıyorlar çalışmaya. Her gün bıkmadan usanmadan kurguladıkları Alice serisini satmaya çalışıyor. Defalarca kez reddediliyorlar ve sonunda bir çizgi film dağıtımcısı, yeni seriler aradığını söyleyerek kabul ediyor.

Sonunda yüzleri gülüyor Walt ve kardeşi Roy’un.

Alice serisi büyük ilgi görüyor ve işleri büyütmelerini sağlıyor. Ofislerini değiştirip yeni elemanlar alıyorlar. İlk işe aldığı kişi ise arkadaşı Iwerks oluyor.

Motivasyonları iyice yükseliyor artık. Bir süre sonra Şanslı Tavşan Oswald karakterini oluşturuyor.

Bu karakter ile kısa bölümlerden oluşan çizgi filmler için bir dağıtıcı firmayla anlaşıyor ve büyük başarı kazanıyorlar. Her şeyin yolunda gittiği 5 senenin sonunda sözleşmesini yenilemek üzere firmaya gittiğinde Walt’ı kovuyorlar. Dağıtım firması yetkilisi Oswald’ın yasal olarak kendilerine ait bir karakter olduğunu söyleyince Disney bir hak iddia edemiyor. Yani en büyük başarısı büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor.

27 yaşında olan Walt, kendini yeniden keşfetmesi gerektiğini düşünerek geçiyor harekete.

Bir tren yolculuğu sırasında bir fare karakteri üzerine düşünmeye başlıyor. Sempatik, iyimser ve maceraperest bir fare… Fikrini hayata geçirmek için açıp not defterini ve başlıyor fareyi resmetmeye.

Ve Mickey Mouse doğuyor…

Taslak çizimi bitirdikten sonra arkadaşı Iwerks’e gösteriyor. Hemen karakteri tamamlayıp filmi oluşturuyorlar ve beklenenden de büyük bir beğeniyle karşılaşıyorlar.

“İlerlemeye devam ediyoruz, yeni kapılar açıyor ve yeni şeyler yapıyoruz çünkü merakımız bizi yeni yollara sürüklüyor. Peşinden gidecek cesaretimiz varsa tüm hayallerimizi gerçekleştirebiliriz. Umarım tek bir şeyi asla gözden kaçırmayız, hepsi bir fare ile başlamıştı.”  – Walt Disney

Tabii öncesinde ağzı yandığı için bu kez Mickey’in telif haklarını satmıyor. Sonrasında ona inanan ekibinin de desteğiyle Disney stüdyolarını kuruyor ve çizgi filmlerini yaratmaya devam ediyor.

O kadar eğlenceli ve eşi benzeri görülmemiş karakterler, çizgi filmler yaratıyor ki, ülkedeki tüm televizyon kanallarında yayınlanıyor ve çok beğeniliyor.

Mickey ile yakaladığı başarının ardından, ilk uzun metrajlı film olan Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler üzerine çalışıyor. Fakat bu filmi yaratma aşamasında herkes berbat bir fikir olduğunu, hatta filmin Disney’in sonunu getireceğini söylüyor. Elbette Walt kimseye aldırmadan 3 yılını bu filmi hayata geçirmek için harcıyor.

Sonuç mu? Film 1937 yılının en iyi animasyon filmi seçiliyor.

Bunlardan sonra hepimizin bildiği pek çok başarılı karakter ve filmlere imza atılıyor.

Gençken kabiliyetsiz bulunduğu için yüzüne onca kapının kapandığı adam, 65 yıllık ömrüne 5 Oscar, 31 Akademi Ödülü sığdırıyor.

Onun tutkusu öyle bir tutkuydu ki, 65 yaşında hayatını kaybetmeden çok kısa bir süre önce kardeşi Roy’a heyecanla yeni projelerinden bahsediyordu.

65 yaşında yumuyor gözlerini hayata. Ve ölümünün ardından ne kadar süre geçerse geçsin Disney, animasyon dünyasının en önemli ismi olarak hatırlanmaya, bıraktığı miras nesilden nesile aktarılmaya devam edecek.

“Kahkaha zamansız, hayal gücü yaşsız, düşler sonsuzdur.” -Walt Disney

Hayat Sandığından da Kısa Dostum!

(Okuma Süresi: 1 Dakika)

Eğer 80 yaşına kadar yaşayacaksan ve bugün 30 yaşındaysan önününde 50 yıllık bir hayat var demektir. Yani 18.250 gün.

Ne var ki günde 8 saatlik ortalamayla 146.000 saat, yani 50 yılın 6.000 gününde uyuyacaksın. Geriye kaldı 12.250 gün.

Yıllık ortalama çalışma günü sayısı 240.

65 yaşında emekli olacaksan 35 yılda 8.400 gün mesain var. Ortalama mesai 8 saatse ve yola 2 saat harcıyorsan hayatının en az 84.000 saatini işe vereceksin demektir.

Bu durumda geriye kalan hayatın 8.750 güne düşüyor.

Günde 2-3 saatini kişisel bakım ve market alışverişi gibi angaryalara ayırdığını varsayabiliriz. Yani yaklaşık 40.000 saatin veya 1.600 gününü de bu işlere gidecek.

Evet dostum, maalesef hayat beklentin 7.150 güne inmiş durumda. Sadece 7.150 güne. Yani kabaca 20 yıla. Ki, bunun 15 yılı da 65’inden sonra.

İnşallah sağlık sorunları yaşamazsın. Tabii eğer işinden çok zevk alıyor ve onu hayatından bir kayıp olarak görmüyorsan başka dostum. Ama eğer öyleysen bil ki süper şanslı azınlıktasın. Araştırmalar işinden mutlu insanların çok az olduğunu gösteriyor.

Şimdi sorum şu sana: Eğer bu süper şanslı azınlıktan değilsen ne yapacaksın dostum? Bu kadar kısacık bir ömre razı mısın hakikaten?

Yoksa hemen bugün bir şeyler değiştirmeye başlayacak mısın?

HADDİNİ AŞ HİKAYELERİ 7: J.K. ROWLING

(Okuma Süresi: 3 Dakika)

“hiçbir zaman benim yaşadığım ölçüde büyük başarısızlıklar yaşamayabilirsiniz, ancak hayatta bazı başarısızlıklar kaçınılmazdır. Yalnızca aşırı derecede dikkatli yaşayan insanlar başarısız olmazlar ki onlar da pek yaşamış sayılmazlar. Böyle bir durumda da hükmen yenilirsiniz.”

Bu sözler, dünyanın en başarılı yazarlarından biri olarak kabul gören, Harry Potter serisinin yazarı J.K Rowling’e ait. Ve onun sıradışı hayat hikayesi hepimize ilham verip, hepimizi harekete geçirebilecek cinsten bir hikâye.

1965’te İngiltere’de doğan Rowling, Katolik ve disiplinli bir ailenin çocuğuydu. Okumayı, yazmayı ve hayal etmeyi çok seven bir çocuktu. Öyle ki henüz 6 yaşındayken hikayeler yazmaya başlamıştı. Büyüyünce romancı olacağına dair hayaller kuruyordu, ancak ailesi onun yazmaya olan bu tutkusunu hep geçici bir heves olarak görmüştü.

17 yaşındayken Oxford Üniversitesinin sınavlarına girdi fakat kazanamadı. 18 yaşına geldiğinde hiç istemese de anne ve babasının baskılarıyla Exeter Üniversitesi Fransızca Bölümüne girdi.

Üniversiteden mezun olduktan sonra, yine ailesinin isteği olan sekreterlik mesleğine başlamak için Londra’ya taşındı. Sekreterlik yaptığı sürece hayat onun için çok zor ve sıkıcı geçiyordu. Çünkü mesleğini asla sevememişti. Hatta içindeki yaratıcılığı ve yazarlık tutkusunu köreltiyor, yazmak için kendisine bir türlü vakit ayıramıyordu. Bir süre sonra bu mesleği bıraktı ve başından beri istediği İngilizce öğretmenliğine yöneldi. İngilizce öğretmeni olarak çalışmak için Portekiz’e taşındı. Böylelikle yazma işine zaman ayırabilecekti.

Burada her şey yolunda gidiyordu. Hem mesleğine hem de yazmaya zaman ayırabiliyordu. Bir süre geçtikten sonra gazeteci Jorge Arentes ile tanıştı ve Rowling 27 yaşındayken evlenmeye karar verdiler. Eşini çok seviyordu, bu evlilikten bir de kız çocukları oldu. Fakat çiftin arası birkaç ay sonra bozulmaya başlamıştı, eşinden şiddet görüyordu Rowling. Sonuçta 1 yıl evli kaldıktan sonra boşandılar.

Birden her şey darmadağın olmuştu. Boşanma ve annesini kaybetmesinin ardından ciddi bir depresyon geçirdi, intiharı bile düşündü. Mesleğine bile devam edemeyecek haldeydi, ara verdi. İngiltere’ye geri döndü. Bir gelir kaynağı yoktu artık, devletten aldığı fakirlik yardımıyla(69 Pound) geçinmeye başladı.

Dibi gördüğü zamanlardı, çocuğuna zar zor bakıyordu. Ancak yaşadığı hiçbir şey onu yazmaktan alıkoymadı. Bir süre sonra yaşadığı zorlukları kabullendi ve kendisi için en anlamlı olan şeyi yapmaya devam etti: Yazı yazmak.  

Harry Potter’ı yazdığı zamanlardı ve tüm enerjisini bu kitabı bitirmeye vermişti. Yazmak için zaman zaman kafelere de gidiyor, kızı kucağında uyurken kendisi kitabı yazmaya devam ediyordu.

Ve 32 yaşındaki Rowling ilk kitabını tamamladı. O kitaba dair çok umutları vardı. İlk başlarda işler pek de yolunda gitmedi. 12 tane yayınevine gönderdi, fakat hiçbirinden olumlu bir yanıt alamadı. Bekledi, bekledi, bekledi…

Sonrasında küçük bir yayınevi olan Bloomsbury’nin yönetim kurulu başkanı, 8 yaşındaki çocuğunun kitabı okuyup çok sevdiğini, bu yüzden kitabı basmak istediklerini söyledi.

Kitap basıldı, hepimizin bildiği gibi kısa bir süre sonra satış rekorları kırdı ve dünya çapında 400 milyonun üzerinde satıldı. Sonrasında çıkan filmler gişe rekorları kırdı. Ve tüm bunlar Rowling’i milyarder olan ilk kadın yazar yaptı.

Yaşadığı bu başarı, yaptığı seçimler sayesinde gerçekleşti; Tutku duyduğu şeyi yapmayı bırakmamak ve başarısızlıklarının ardından ne olursa olsun vazgeçmemek.

Şunları dile getiriyor yaptığı bir konuşmada:

“Başarısızlık bana hiçbir başarıyla elde edemeyeceğim iç huzuru verdi. Başarısızlık bana kendimle ilgili başka hiçbir şekilde öğrenemeyeceğim şeyleri öğretti. İçimde büyük bir arzunun yattığını öğrendim onun sayesinde, zannettiğimden çok daha disiplinli biri olduğumu keşfettim. Ayrıca yakutlardan çok daha değerli arkadaşlarım olduğunu gördüm.”

Büyük Hayaller Kurun!

(Okuma Süresi: 1 Dakika)

Çok Büyük Hayaller Kurun!

Herkes size gerçekçi olmanızı söylüyor. E çünkü gerçekçilik demek, rasyonalite demek, sınırlamaların, kaynak kıtlıklarının farkında olmak ve mantıklı davranmak demek.

Ama gerçekçiliğin karanlık yönü tam da bu işte; sizi aşırı mantıklı olmaya itmesi. Ve aşırı mantıklı olmanın da harekete geçmenizi engellemesi.

Çünkü büyük ihtimalle içinde bulunduğunuz gerçek koşullarınız hayalinize doğru yürümenizi desteklemiyorlar.

Paranız yok, çevreniz dar, bilgi ve becerileriniz uygun değil, tecrübesizsiniz, aileniz sizi desteklemiyor, piyasa iyi değil… Hayaliniz mantığa aykırı yani.

Tamam haklısınız da, şu hayatta gördüğünüz hangi olağanüstü başarı yolculuğuna bütün bu koşullar yerindeyken çıkıldı ki? Hangi olağanüstü başarı yolculuğu ilk adımda mantıklı gözüküyordu ki?

Bugün olağanüstü başarılarına imrenek baktığımız, kendisini sıfırdan yaratan hangi girişimci, sanatçı, bilim insanı ya da siyasetçi gerçekçiydi ki büyük hayalini kurarken?

Büyük hayaller kurmak lazım dostlar. Hatta çok büyük hayaller kurmanız lazım. Çünkü büyük hayallerin bugünün gerçeklerini bükme ve koşullarınızı şekillendirme gücü var.

Ama gerçekçi olmanız gereken bir şey de var. Tek bir şey. O ne mi?

İşte onu bu videomda açıklıyorum. Çekti mi ilginizi?

Porsche Taycan: Almanların Büyük Yenilgisi

(Okuma Süresi: 1 Dakika)

Katıksız bir Porsche hayranıyım.

Porsche kendi elektrikli otomobilini tasarlayacağını duyurduğunda heyecanlanmış ve yatırımcısı olduğum Tesla adına da biraz endişelenmiştim.

Ve işte o Porsche, 4 yıldır geliştirdiği elektrikli otomobili sonunda piyasaya çıkarttı: Taycan.

Taycan tasarımı itibarıyla hoş, teknolojisi ve fiyat/performans oranı itibarıyla ise tam bir hayal kırıklığı.

Çünkü Taycan bir Tesla değil. Daha düşük performansa sahip Taycan’in fiyatı rakip Tesla’dan astronomik ölçüde pahallı.

İşte size bir kaç gösterge: Sırasıyla her modelin başlangıç fiyatı ($), menzili (Mil), 0-100 hızlanması (Saniye) ve azami hızı (Mil/Saat).

  • Tesla Model S LR: 79.900, 370, 3.2, 155
  • Tesla Model S P: 99.990, 345, 2.4, 163
  • Taycan Turbo: 150.900, 236, 3.0, 161
  • Taycan Turbo S: 185.000, 241, 2.6, 161

Ha bu arada 48.000$’dan başlayan fiyatlarla, 310 Mil menzile ve 0-100 3.2 saniye hızlanmaya sahip bir Tesla Model 3’de alabilirsiniz:)

Evet sevgili Alman hayranı takipçilerim, bu yenilgiyi nasıl açıklarsınız. Almanların en yüksek teknolojiye sahip markasının Tesla’nın bu kadar gerisinde kalmasına ne diyorsunuz?

Kaynak: https://tcrn.ch/34pQzAc