Büyük Misyonu Olan Liderlerin Tek Derdi

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Büyük misyonu olan liderlerin tek derdi misyonlarını başarmak için ne gerekiyorsa onu yapmak.

Steve Jobs, Elon Musk ve Jeff Bezos gibi misyoner liderlerin çalışanlarına karşı çok katı hatta acımasız tavırlarının nedeni bu.

Onlar için çalışan şirketin misyonuna destek oluyorsa ne ala, misyona ulaşılmasına engel oluyorsa vay haline.

Aslında bu liderler insanları çok önemsiyorlar, misyonları da insanlarla ilgili zaten.

Jobs teknoloji kullanımını kolaylaştırmaya, Musk fosil yakıtlardan kurtulmaya, Bezos ise mükemmel deneyimlere odaklılar.

Misyon uğruna beraber çalıştıkları insanlar ise temelde sadece birer araçlar onlar için. Daha fazlası değil.

Kendi içinde çelişkili bir durum. Ama durum bu işte.

Bırakın bu 3 büyük girişimciyi, mikrofinansın mucidi olan Muhammed Yunus bile çok sert bir lider olarak tanınır.

Hayatının ve servetinin tamamını insanları fakirlikten kurtarmaya harcayan Yunus’un bu misyonu yavaşlatan insanlara karşı ne kadar katı olabildiğine şaşarsınız.

İşin ilginci en yetenekli insanlar bütün zorluklarına rağmen bu liderlerle çalışmak istiyorlar. Çünkü en yetenekli insanlar büyük misyonlara hizmet etmek isteyen insanlar da oluyorlar.

Sahi, sizin şirketinizin misyonu ne?

Ezberden hatırlayabiliyor musunuz, yoksa duvara asılı güzel bir posterden mi ibaret?

Google İmparatorluğunun Köleleriyiz

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Google, Facebook’a göre genellikle daha iyi duygularla anılan bir şirket.

Dünyadaki tüm bilgiyi kolay kullanıma sunma misyonu onu zaman öldürmekten başka işe yaramayan Facebook’dan daha değerli kılıyor.

Lakin eğer Facebook dijital dünyanın kötü adamıysa, Google o kötü adamın bile boyun eğeceği sonsuz kudrete sahip tartışmasız imparatoru.

Google’da aramalarında ilk sayfada çıkmıyorsanız işiniz çok zor. Çünkü potansiyel müşteriler satın alma süreçlerine internetten başlıyorlar.

Üstelik tüketiciler Google’la o anda ne aradıkları bilgisini direkt olarak paylaşıyorlar. Böyle bakınca Google dünyanın en büyük ve raflarında yer mutlaka yer almak isteyeceğiniz en güçlü süpermarketi.

Google da bu gücünü bildiğinden reklam verenlerden marketlerin “raf parası” adını verdiği haraca benzer bir haraç kesiyor.

Ha reklam vermeyim ama aramalarda üst sıralarda çıkayım diyorsanız, o zaman da tüm web içeriğinizi Google hazretlerinin arzu ve kurallarına uygun hale getirme uzmanı SEO danışmanlarının eline düşüyor, tüm dünyanızı Google sizi beğensin diye kurguluyorsunuz.

Üstelik Google eğer kafası atarsa arzu ve kurallarını değiştiriveriyor ve tüm SEO yatırımlarınız da çöpe gidiyor.

Google dijital dünyanın tartışmasız imparatoru, boyun eğin, rahat edin!

Bayilik Hala Geçeri Bir İş Modeli mi?

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Bayiler ana şirketlerin ürünlerini müşterilere ulaştıran dağıtım/satış kanalını oluşturur ve ana şirketin tahsilat/stok yönetimi/hizmet süreçlerini de kolaylaştırırlar.

Lakin bence dijitalleşmenin esas stratejik güç kaynağı olduğu günümüzde bayilik sistemlerinin rafa kaldırılması gerekiyor. Çünkü bayilik sistemleri emsalsiz müşteri deneyimlerinin önünü tıkıyorlar.

Bayiler -haklı olarak- kısa vadeli satış ve karlılığa odaklıyken, geri dönüşü uzun vadeli müşteri deneyimi projelerine candan destek vermeleri eşyanın tabiatına aykırı.

Ama başka sorunlar da var.

Bayilik sistemi ile çalışan şirketler nihai müşteri verilerini toplayamadıklarından CRM’verileri zayıf kalıyor, veri olmayınca yapay zekanın gücünden yararlanamıyorlar, omnichannel girişimleri karmaşık faturalama ilişkilerine tosluyor ve dijital satış kanalları kurmaktan da çekiniyorlar.

Dijitalleşme bayilere olan ihtiyacı azaltan ve müşterilere direkt ulaşabilen firmaların elini güçlendiren araçlar sunuyor bugün. Kendi mağazalarına ve dijital satış kanallarına sahip şirketlerin oyunu kazanacağı bir döneme giriyoruz.

Eğer harika bir dijitalleşme projesine “ama bayilerimiz buna kızar!” diye itiraz edilen bir şirketseniz bayilik sisteminizi gözden geçirme zamanınız geldi demektir.

Haddini Aş Hikayeleri 20: Charles Bukowski

(Okuma Süresi: 6 Dakika)

1920 Almanyası, aylardan Ağustos. Terzi Katharina ve subay Henry’nin erkek çocukları dünyaya gelir. Heinrich Karl Bukowski koyarlar adını.

Edebiyat tarihinin en asi ve en dürüst yazarlarından, en sürükleyici eserlerin sahibi olacaktır o çocuk. Charles Bukowski olacaktır.

Gelin Bukowski’nin hayatına ve zihnine doğru yolculuğa çıkalım ve büyük bir sanatçı olana kadar neler yaşadığına bakalım.

Çocukluk ve Gençlik Dönemi

Aile 1924 yılında Los Angelas’a taşınıyor. Yaşamının büyük bir kısmını, çok sevdiği ve o dönemler çok güzel ve yaşaması kolay bir şehir olan Los Angelas’ta geçiriyor Bukowski.

Çocukluk dönemi, kendi deyimiyle çok sıkıcı ve korkunç geçiyor.

‘’Geçirdiğim mutsuz çocukluk dönemi beni mahvetti.’’

Annesi ve babası kendilerini çevrelerindeki herkesten üstün gördüğü için diğer çocuklarla oynamasına izin vermiyordu. Diğer çocuklardan uzak kalmasının bir diğer nedeni de Bukowski’nin disleksi hastalığıydı.

Çocukluğundaki mutsuzluğunun en büyük nedeni babası tarafından sürekli cezalandırılması ve dayak yemesiydi. Babasından bir türlü sevgi göremeyişinin eksikliğiyle büyümüştü.

Bir diğer nedeni, 13 yaşına geldiğinde yüzünde, göz kapaklarında, burnunda, ensesinde, kulaklarının arkasında, ağzının içinde bile dev aknelerdi. Bu yüzünden özgüvenini iyice yitirmiş, toplum içine çıkmak istemez olmuştu o dönem.

‘’İçimde biriken zehir artık dışarı taşıyordu. Sessiz çığlıklarla, bulduğu delikten büyük bir şiddetle dışarı fışkırıyordu.’

Öğrencilerden biri şu yorumu yapıyor genç Bukowskiyle ilgili:

‘’Sivilceleri çok dikkat çekiyordu. Durumu gerçekten kötüydü, genç bir insan için dayanılması zor bir durumdu. Çok sessiz ve içine kapanık olmasının nedeni de buydu. Ortalarda gezinir, selam verir, ama asla gruba katılmazdı. Çok mutlu olduğu söylenemezdi. Girgin biri değildi.’’

Sadece yatağına uzanıp, üzerine örtüyü çektiği ve düşüncelere daldığı zamanlar huzurlu hissediyordu. Kendini sürekli mutlu ve havalı okul arkadaşlarıyla kıyaslıyor, öfkeleniyordu. Fakat kendine bir gün onlar kadar mutlu olacağına dair yemin etmişti.

16 yaşında ortaokuldan mezun olduğunda öğrenci dergisinde, mezunların 20 yıl sonra ne iş yapacakları konusunda tahminde bulunan editörler Bukowski’den şöyle bahsetmişlerdi:

‘’Donut kurabiyelerin ortasındaki deliği büyüterek daha fazla kar etmek gibi şeytanlıklar peşinde koşan bir pastacı olabilir.’’

Yazmak Onu Seçti

“Yazmak seni seçer, sen yazmayı seçmezsin.” Diyen Bukowski okuldayken başlıyor yazmaya.

“İskemlemde oturdum, bayan Fretag orda durmuş bana bakıyordu.

Sonra, ‘’orada değildin değil mi Henry?’’ dedi.

Nasıl bir şey uydursam diye düşündüm ama hiçbir şey bulamadım. ‘hayır, orda değildim.’

Gülümsedi. ‘Bu, yazını daha da olağanüstü kılıyor.’

‘’Evet efendim…’’

‘’Gidebilirsin Henry.’’

Kalkıp dışarı çıktım. Eve yürümeye başladım. İstedikleri buydu demek: yalanlar. Harikulade yalanlar. Buna ihtiyaçları vardı. İnsanlar ahmaktılar. Kolay olacaktı benim için.”

Mezun olduktan sonra çalışıp ailesini memnun etmesi gerekiyordu tabii.

İş aramak için şehre indiği zaman Los Angeles Halk Kütüphanesini ziyaret ediyor, kitaplar arasında huzur buluyor. ‘’Yazarlık hayatımın tamamında onun etkisini hissettim.’’ Diye bahsettiği John Fante’yi de bu kütüphanede keşfediyor.

Bir süre sonra perakende şirketinde çalışmaya başlıyor isteksiz bir şekilde. İşe nefret ederek gidip geliyor, maaş çeklerinin kölesi olan çalışanları gördükçe işinden daha da nefret ettiğini söylüyor.

‘’Yaşama sevincimi sigortalı bir iş karşılığında sattım”

Ardından gazetecilik okumak üzere üniversiteye kaydoluyor, fakat çok düşük notlar aldığı için önce ‘’uyarı’’ alıyor, sonra bursunu kaybediyor.

Hangi işe girse tutunamaması, okulda da sürekli başarısız olması evdeki gerilimi arttırıyordu.

Sadece yazmak istiyordu Bukowski. Okul dersleri için kullanması için alınan daktiloda öyküler yazıyordu. Bunu öğrenen babası daktiloyu, kağıtları, Bukowski’nin tüm eşyalarını camdan aşağı atıyor.

Okuldan atılıyor sonunda. Bir süre geçici işlerde çalıştıktan sonra Amerika’yı keşfetmek için yollara atıyor kendini. ‘’Gerçek dünya’’ hakkında yazabilmek için.

İlk yıllarda beş parasız, sefil bir halde, ucuz ve kötü pansiyon köşelerinde kalıyor. Hem çalışıyor hem dergilere göndermek üzere durmadan öykü yazıyor, karnını çikolata ile doyuruyor.

“Pek çok gün boyunca sadece çikolatalı gofret yiyordum, çünkü sadece 5 sentti gofretler. Payday adlı bir çikolata vardı. Ondan çok yediğimi hatırlıyorum. Ucuz olmasına rağmen tadı o kadar güzeldi ki bu çikolatanın. Gece bir ısırık alsanız sabaha kadar tadı damağınızda kalırdı.”

Bir süre sonra öykülerinden birini yayınlatmayı başarıyor ve böylelikle yazarlık mesleğine ilk adımını atmış oluyor. Ancak eserlerinde kendi adını değil, Charles ismini kullanıyor. Babasını hatırlattığı için kullanmıyor gerçek adını.

Bir dönem postacılık yapıyor. Buradaki işi aç kalmamasına yetiyor sadece. Zaten çok zengin olayım, süper kariyerler yapayım diyen bir adam olmamıştı hiçbir zaman Charles.

Okumaya ve yazmaya ara veriyor bir süre.

1955 yılında Mide kanaması geçiriyor ve az kalsın hayatını kaybediyordu Bukowski. Bu durum ona ikinci bir şans olarak görünüyor ve tekrar yazmaya başlıyor. Okuyup yazmadığı dönemi için, “Sonraki yıllara yatırım yapmıştım” diyor.

‘’En iyi zamanlarımda bir oda, bir daktilo ve bir şişe vardı.’’

Daktilo sesinden rahatsız olan komşularıyla mücadele ediyor bir dönem. Hatta ev sahibi insanlar rahatsız olduğu için saat 9.30’dan sonra, tam da en iyi öykü ve şiirlerini yazdığı saatlerde daktiloyla yazı yazmamasını söylüyor. O da saat 9.30dan sonra kağıt kalem kullanarak yazıyor yazılarını.

Başkalarının ne düşüneceğini umursamadan yazıyor yazılarını, hayata karşı çok sağlam tespitlerde bulunuyor. Perdenin arkasında gördüklerini en sade şekilde ve doğrudan iletiyor. İçten uslübü ile yazıları insanda sanki onunla sohbet ediyor hissi yaratıyor.

Ürettikçe daha çok dikkat çekiyor ve başarıyı yakalıyor. Yazılarının ve Charles’in çok sayıda hayranı olmasının yanında bir kesim tarafından da hiç sevilmiyor. Hala olduğu gibi 🙂

‘’Bu çok önemli: ‘’kendine boş zaman yaratmak’’. İşin özü tempoda. Tamamen durmadan ve uzun dönemler boyunca hiçbir şey yapmaksızın her şeyi gevşeteceksin. İster aktör olun ister ev kadını ya da başka bir şey, inişler ve çıkışların arasında büyük duraklamalar olmalı ve bu sırada siz hiçbir şey yapmamalısınız. Yatağa uzanıp öylece tavana bakarsınız. Bu çok, ama çok önemli. Peki modern toplumda bunu yapan kaç kişi var? Pek az. Tamamen aklını kaçırmış, öfkeli, sinirli ve nefret dolu olmalarının sebebi bu.’’

Mutsuz ve travmalarla dolu bir çocukluk geçiren, okulda da işte de başarısız olan, hayatı boyunca 20’nin üzerinde farklı işte çalışan Bukowski, her şeyden vazgeçti ama yazmaktan vazgeçmedi. Hayatı boyunca tutku duyduğu şeyi yaptı ve istediği gibi yaşadı.

Özgün ve yalın tarzı ile edebiyat dünyasında bir devrim yarattı. Yeraltı edebiyatı denince akla ilk gelen isimlerden biri onun ki. Ve dünya var olduğu sürece yazıları ve şiirleri ile hayatlara dokumaya devam edecek.

Harika Bukowski Sözleri

Dünyanın sorunu, akıllı insanlar şüphelerle doluyken, aptalların öz güvenle dolu olması.

Yazmak, kendi iradesiyle gelen tehlikeli bir delilik halidir. Kışkırtırsan yitirirsin, yazıyor gibi yaparsan sözcükler hastalanır.

Ölüm korkunç değildir. Hayatı dolu dolu yaşamaktır korkunç olan.

Belli bir tarza sahip olarak aptalca bir şey yapmak, sıkıcı ve havalı bir şey yapmaktan çok daha iyidir.

Özgür ruhlar enderdir, ama görünce bilirsin – en basitinden onlarla veya yanındayken, iyi, çok iyi hissedersin.

Deha, çok derin anlamı olan şeyleri çok basit söyleme yeteneğidir.

Veda

1994 yılında hayata gözlerini yumuyor Bukowski. Mezar taşında ‘’Don’t try’’ yani ‘’denemeyin’’ yazıyor. 1963’te John William Corrington’a neden böyle bir şey söylediğini şu cümleleriyle açıklıyor:

“Birisi bana ne yaptığımı, neden ve nasıl bir şeyler ürettiğimi sormuştu. Ben de ona denememesini söylemiştim. Bu çok önemlidir, denememek önemlidir. Ne lüks arabalar için, ne ölümsüzlük ne de bir şeyler üretmek için… Sadece beklemelisiniz. Bir şeyler olmazsa bir süre daha beklemelisiniz. Duvardaki bir sinek gibi düşünün. O size yaklaştığı anda öldürürsünüz. Başınızın etrafında dolaştığı anda onu yakalar ve öldürürsünüz. Ya da ondan hoşlanırsanız arkadaşlık kurar ve evinizde kalmasına müsaade edersiniz.”

Son olarak, Charles’in şu güzel, adeta hayat dersi verdiği satırlarıyla bitirmek istiyorum yazıyı:

Bu hayat senin hayatın

İzin verme kederli bir teslimiyetin içine itilmesine.

Hazır ol umutlarına,

Çıkış yolu vardır elbet,

Işık var bir yerde.

Belki çok parlak değil ama,

Delmeye yeter karanlığı.

Hazır ol beklediğine.

Tanrılar sana fırsatlar sunacak,

Tanı!

Kullan onları.

Ölümü yenemezsin ama

Bazen red edebilirsin yaşarken ölmeyi.

Bu yolu seçtiğinde

Daha da aydınlık olacak.

Bu hayat senin hayatın,

Hala sahipken tanı onu.

Eşsizsin!

Ve bil ki, tanrı

Sadece seni mutlu etmek için,

Hep bekledi ve bekleyecek.

Dijitalleşme O Bildiğiniz SAP Projelerinden Değil!

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

SAP Almanların geliştirdiği muhasebeden, üretime, planlamadan, satışa kadar bir şirketin tüm işlerini dijital olarak entegre eden dev bir yazılım. SAP’e benzer oyuncular arasında Oracle gibi devler ve Logo gibi yerli girişimler var.

Bu yazılımların temel işlevi şirketlere mevcut işlerini daha verimli yapmalarına yardımcı olmak. Ve bu konuda çok başarılılar.

Dijitalleşme ise verimliliğe değil, yenilikçi iş modellerinin önünü açmaya ve bu sayede hızlı büyüme fırsatlarını yakalamaya odaklı.

Mesela otomotivciler SAP sayesinde verimliliklerini yükseltirken, UBER dijitalleşme sayesinde insanları taşımanın yepyeni yollarını keşfediyor.

Kurumların kritik hatası dijitalleşmeyi SAP projeleri gibi yönetmeleri. Dijitalleşme sanki BT departmanının yürütmesi gereken bir ”proje“ gibi görülüyor.

Oysa dijitalleşme şirketin ortak ve yöneticilerinin ”bugün teknolojileri ile bu işi kursaydık ne yapardık“ sorgulamasıyla başlayan köktenci bir iş modeli bakış açısını gerektiriyor.

Mesela Hilton yöneticileri verimlik artışları ile övünürken, AirBnb gecede 2 Milyon kişiyi sıfır maliyetle konaklatıyor dijitalleşme sayesinde.

Şirketinizdeki dijitalleşme girişimlerini hala SAP kafasıyla yönetiyorsanız işiniz zor anlayacağınız, benden söylemesi.

Gerçekten Dijitalleşiyor musunuz?

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Bu aralar yöneticilerin en popüler söylev konuları arasında DİJİTALLEŞME başta geliyor.

Google, Amazon gibi dev dijital oyuncuların ve yüzlerce dijital startupın başarılarına özenen bir tek büyük kurum yöneticisi yok ki şirketinin nasıl da inanılmaz dijitalleştiğini anlatmasın.

Bir “palavrasavar” olarak yöneticilerinizin dijitalleşme konusunda ciddi mi olduklarını, yoksa palavra mı sıktıklarını test edeceğiniz 5 soru sunuyorum size.

En az bir soru için büyük bir EVET’ini varsa şirketiniz doğru yolda. Aksi takdirde sizin için üzgünüm.

1-Dijitalleşme sayesinde müşterilerimize rakiplerimizden 10 kat daha iyi deneyimler yaşatabileceğimiz süreçler ve temas noktaları tasarlıyoruz.

2-Dijitalleşmenin getirdiği verimlilikle rakiplerimizin asla yakalayamayacağı maliyet avantajları yaratıyor, bu avantajı fiyatlarımıza yansıtarak pazarı yıkıyoruz.

3-Şirketimiz mevcut iş modelini dijitalleşmeyle desteklemekten ziyade, dijital araçları kullanarak yepyeni iş modelleri yaratmanın peşinde.

4-Şirketimizin en üst kademelerinde müthiş dijital becerilere sahip insanlar var ve stratejik güçleri artıyor.

5-CEO’muz Getir, Yemek Sepeti, Armut gibi dijital çözümleri bizzat kullanıyor, Bitcoin alıp satabiliyor, bilgisayar oyunu oynayabiliyor.

Wikispeed: Otomobil Üretimini Yazılım Geliştirmeye Benzeten Şirket

(Okuma Süresi: 7 Dakika)

Otomobil Üretimini Yazılım Geliştirmeye Benzeten Şirket

Wikispeed’in ilginç hikayesi Joe Justice’in Progressive isimli sigorta firmasının 10 Milyon Dolarlık inovasyon yarışmasına başvurması ile başlar. Enerji verimliliği yüksek araçların üretimini teşvik etmek için düzenlenen yarışmanın temel amacı bir galonla (yaklaşık 3.8 LT) 100 mil (yaklaşık 160 KM) gidebilen, güvenlik regülasyonlarına uygun ve insanların gerçekten kullanabileceği araçların üretilmesini sağlamaktır. 

Ultra-verimli bir otomobil üretme fikrine heyecanlanan Joe, eşinin de desteği ile 5.000 Dolarlık başvuru ücretini kendi tasarruflarından karşılayarak yarışmaya katılmaya karar verir.  

İlk aşamada tek başına çalışan Joe, sosyal medya aracılığı ile geliştirme çalışmalarını, karşılaştığı zorlukları ve teknik sorularını çevresi ile paylaşır. Çalışmaları sosyal medyada öğrenen bazı insanlar Joe’ye projesi için yardımcı olmaya, hatta bir kısmı doğrudan garaja gelerek gönüllü olarak çalışmaya başlarlar. Sadece 3 ay içerisinde Wikispeed Takımı 44 kişilik bir gönüllüler ordusuna dönüşmüş ve yarışmaya katılabilecek çalışan bir prototip geliştirilmiştir.

Son teslim tarihinden çok kısa bir süre önce bir yarışma denetçisi otomobili inceleyerek süspansiyonlarında teknik bir yetersizlik olduğunu, bu şekilde yarışmaya katılamayacaklarını belirtir. Pek çok girişimcinin pes edeceği bu ani gelişmeye rağmen Wikispeed’in gönüllüler ordusu işin peşini bırakmazlar ve aracı yarıştırmaya yetiştirerek, otomobilin pek çok büyük üretici firmanın içerisinde ilk ona girmesini sağlarlar.

Son derece kıt kaynaklarla ve sadece 3 aylık kısa bir sürede elde edilen bu başarı otomotiv dünyasının ilgisini çeker.  2010’daki yarışma başarısından sonra Wikispeed 2012’de Detroit Otomobil Fuar’ına davet edilir ve SGT01 adlı araçları Ford ve Chevrolet gibi çok güçlü markaların yanında sergilenir. Artık SGT01 tamamen fonksiyonel bir spor otomobildir ve fuarda ilk siparişini almayı da başarır.

Fuardaki başarı Wikispeed’in sadece sipariş almasını sağlamaz, aynı zamanda 100’e yakın yeni gönüllünün Wikispeed takımına katılmasını da sağlar. 2013 yılına gelindiğinde artık Wikispeed’in 500’e yakın gönüllü çalışanı vardır. Joe, bu gönüllülerden 170 kadarının çok yoğun bir şekilde Wikispeed için çalıştıklarını belirtmektedir.

2013’de ilk otomobil satışını gerçekleştiren Wikispeed tipik otomobil üreticilerinden çok farklı bir büyüme modelini izler. Merkezi bir üretim bandında aynı modeldeki araçlardan çok sayıda üreterek ölçek ekonomisi yaratmaya odaklanan tipik üreticiler yerine, Wikispeed dağıtık, ölçekleme yerine uzmanlaşma, yenilikçilik ve katılıma dayalı yepyeni bir iş modeli geliştirir.  

Wikispeed’in Çevik ve Açık Kaynağa Dayalı İnovasyon Süreci

Wikispeed’in iş modeli Linux ve Wikipedia gibi özellikle bilişim sektöründe çok başarılı olan “açık kaynak” yapılanmalarına benzer.  Bilginin paylaşımına ve kollaborasyona dayalı açık kaynak yapılanması sayesinde Wikispeed çok sayıda bağımsız katılımcının uzmanlıklarından yararlanır. Ürünlerin kalite kontrolünü de yine bu bağımsız katılımcıların yaptığı çok sayıda test ile gerçekleştirir. Bir diğer deyişle, Wikipeed bir otomobil üretim şirketinden ziyade bir yazılım şirketine benzer.

Wikispeed’in ürün geliştirme sürecinin temelini çeviklik oluşturur. Ürün geliştirme sırasında çok sayıda ve hızla yapılan değişiklikler sayesinde iyi bir sonuca ulaşılması hedeflenir. Ürün geliştirme sürecinin daha başlangıcında ürünün tüm spesifikasyonlarını planlamayı öngören klasik şelale (waterfall) metodunun tersine, çevik (agile) ürün geliştirme süreci kısa ve hızlı “deneme, yanıla, öğrenme, geliştirme” döngülerine dayanır.

Wikispeed’in Organizasyonel Yapısı

Wikispeed  Takımı “Scrum” olarak adlandırılan ve Türkçe’ye “Saldırı” ya da “Hamle” olarak çevrilebilecek düşük genel gidere dayalı bir proje yönetimi tekniği ile takım üyeleri arasında kollaborasyonu sağlar. Scrum takımlarında üç temel rol bulunur; “ürün sahibi”, “takım üyesi” ve “scrum” üstadı. Her takım üyesinden bu rollerden birisini benimsemesi istenir ama zaman içerisinde insanlar kendi isteklerine ve yeteneklerine uygun olarak rollerini değiştirebilirler.

Scrum yapılanmasında merkezi bir yönetici bulunmaz, insanlar projeye hangi rolde katılacaklarını kendileri belirlerler. Bu sayede hem katılımcıların yüksek motivasyonu sağlanır hem de çabalarını koordine eden bir yapı oluşturulmuş olur. Scrum  takım üyelerinin başlıca sorumlulukları aşağıdaki tabloda özetlenmiştir.

Ürün Sahibi Takım Üyesi Scrum Üstadı
Paydaşların ve müşterilerin sesini temsil eder. En önemli sorumluluğu takımın müşterilere değer katan ürünler geliştirmesini sağlamaktır. Müşteri odaklı “kullanıcı hikayelerini” geliştirir, onları önceliklendirir ve onları ürün kütüğüne (backlog)  ekler. Döngülerin (sprint) yönetiminde rol alır.  Her deparın sonunda müşteriye teslim edilme potansiyeline sahip , kaliteli ürünlerin geliştirilmesinden sorumludur. Her hafta en az 2 saat proje için çalışma ve neler başardığını anlatacak 5 dakikalık sunumlar yapma sorumluluğunu taşır. Scrum takımının önüne çıkabilecek tüm engelleri kaldırmaktan sorumludur. Takımın lideri değildir ancak takımın performansını etkileyebilecek üçüncü kişilere karşı  takımı temsil eder ve bir tampon vazifesini görür. Scrum sürecinin ilkelerine uygun olarak işlemesini kontrol eder. 

Wikispeed Takımının Çalışma İlkeleri 

Joe, Wikispeed’in çalışma ilkelerini tasarlarken kendisinin yazılımcı geçmişinde öğrendiklerinden ve yazılım geliştirmede başvurulan en iyi uygulamalardan bol bol yararlanmıştır. 

İşi Modüllere Ayırma

Joe kompleks bir ürün geliştirme sistemini modüllere ayırmanın ve her bir modülün özerk bir Scrum  takımı tarafından yönetilmesinin, yaratıcılığı yükselteceğini ve takımlar birbirilerini beklemek zorunda kalmayacaklarından daha hızlı deneme-yanılma-öğrenme döngüleri yapılmasını sağlayacağına inanıyordu.

Joe’ye göre, otomobilin her biri modülü diğer modüllerden bağımsız olarak değiştirilebilmeli ve geliştirilebilmelidir. Böylece otomobilin herhangi bir modülü diğer modülleri hiç etkilemeden ve onlarda yapılacak değişiklikleri beklemeden geliştirilebilir. 

Joe’nin modelinde modüllerin birbirileri ile eklemlenmeleri standart arayüzler ile sağlanır. Lego parçalarının birbirileri ile bağlandığına benzer standart arayüzlerin kullanımı, modüllerin bağımsız olarak geliştirilmesini ancak aynı zamanda birbirileri ile uyumlu şekilde birleşmelerini sağlar. 

Wikispeed projesinde otomobilin modülleri arasındaki arayüz standartları belirlendikten sonra otomobilin şasisi, ön bölümü, yolcu kabini, motoru ve bagajı gibi modülleri birbirinden bağımsız scrum takımları tarafından geliştirilmiştir.

Bu modüler yapı sayesinde Wikispeed takımlarının kendi modüllerini mükemmelleştirmek için hızlı testler yapmaları, böylece de çok hızlı bir şekilde ürün geliştirmeleri sağlanmıştır. Ayrıca böylesine modüler bir yapıda çalışmak takımları kendi ürünlerini sadeleştirmeye ve dolayısı ile maliyet azaltmasına gitmelerine de yol açmıştır.

Sonuçta otomobil endüstrisinde ürün geliştirme süreçleri ortalama 2.5 yıl sürerken, Wikispeed bu süreyi haftalık döngülere (sprint) indirmeyi başarmıştır. Modüler yapı aynı anda çok sayıda değişikliğin yapılmasını mümkün kıldığından inovasyonu da hızlandırmaktadır.

Scrum Metodu ile Takım Çalışmasını Yönetmek

Joe takımları scrum metodu ile organize etmenin onları özgürleştireceğini, yaptıkları işin sonucunu daha kısa bir sürede görmelerine imkan sağlayacağına ve bu nedenle de daha yüksek bir motivasyonla çalışmalarını teşvik edeceğine inanıyordu. Wikispeed’in gönüllü katılımına dayalı üretim felsefesi, takım üyelerinin motivasyonuna geleneksel şirketlerden daha fazla önem verilmesini zorunlu da kılıyordu.

Wikispeed Scrum ilkelerini aşağıdaki başlıklar şeklinde otomobil geliştirme süreçlerine adapte etmiştir:

  • İşi kısa süreli döngüler olarak organize et.
  • Yönetim bu kısa döngüler sırasında Scrum takımının işlerine karışmaz.
  • Takım müşterisine rapor verir, yöneticisine değil.
  • Takım işin ne kadar süreceğine kendisi karar verir.
  • Takım her döngü için ne kadar işgücüne ihtiyacı olduğuna kendisi karar verir.
  • Takım kendi performans kriterlerini kendisi belirler ve sonuçları kendisi ölçer.
  • Her döngüden önce takım o döngünün amaçlarına kendisi karar verir.
  • Döngülerin amaçlarına hedeflenen müşteri hikayelerine göre karar verilir.
  • Projenin önündeki engeller sistematik olarak kaldırılırlar.

Şema-Scrumun İşleyişi

pastedGraphic.png

Wikispeed takımı Scrum tekniğini işlerini organize etmek için etkin olarak kullanmaktadır. Bütün projeyi 1 haftada tamamlanabilecek alt görevlere (task) bölen Wikispeed’ciler, günde bir kez 15 dakikalık kısa sunumlarla (Standup) ilerlemelerini paylaşırlar. Bu kısa sunumlarda şu soruların yanıtları verilir: (1) dün ne yaptınız; (2)bugün en öncelikli göreviniz ne ve onu tamamlamak için ne yapacaksınız; (3) sizi en önemli görevinizi başarmaya çalışırken yavaşlatan temel faktör nedir? Bu sunumlar sayesinde hem takımlar arasında koordinasyon sağlanır, hem de süreç hızlandırılır.

Wikispeed Scrum metodu ile takımlarıı yönetmek için neredeyse tamamı ücretsiz olan LinkedIn, FreeConferenceCall.com, Dropbox, GoogleDocs, Google Hangouts, YouTube ve Skydrive gibi araçlardan yararlanır. 

Wikispeed’in kullandığı diğer önemli bir Scrum metodu ise “müşteri hikayeleri”dir. Müşterilerin ürünle başarmak istediklerini basit hikayelere dönüştürmek ve bu hikayeler çerçevesinde döngü hedefleri vermek, takımın tüm çalışmalarını müşterilerin ihtiyaçlarına odaklamasını ve gereksiz unsurlara enerji harcamasını engeller. Müşteri hikayeleri genellikle post-itlere yazılırlar ve asla teknik bir ihtiyaçlar listesinin karmaşasında olmazlar.

Wikispeed’e Tepkiler

Başarıları ile kısa sürede basının sevgilisi haline gelen Joe Justice ve Wikispeed ekibine otomobil dünyası ise kuşkuyla bakmaktadır. 

Büyük şirketler, Wikispeed gibi motive, bağımsız, bürokrasiden uzak takımlarla çalışmanın, kurumun yapısını çok zorlayacağından endişe ediyorlar. Ayrıca Wikispeed’in yaklaşımın küçük projeler ve takımlar için geçerli olabileceğini ancak büyük organizasyonlarda işe yaramayacağını iddia edenlerin sayısı da hiç az değil.

Öte yandan John Deere ve Lockheed Martin gibi dev üretim firmaları Wikispeed atölyelerini ziyaret ederek orada geliştirilen yeni yönetim mantığını kavramaya çalıştılar. Dünya’nın en büyük uçak üreticisi olan Boeing ise bazı ürün geliştirme süreçlerine Scrum metodunu adapte ettiğini ve 2.4 katlık performans iyileştirmesi gösterdiğini açıkladı geçtiğimiz günlerde. General Motors da Onstar bölümünde Scrum uygulamaya başlayacağını ilan etti bu arada.

Vaka Tartışma Soruları:

  • Siz kendi işlerinizde Wikispeed’in Scrum metodunu mu yoksa geleneksel ürün geliştirme süreçlerini mi tercih edersiniz? Neden? İki metodun avantaj ve dezavantajları sizce nelerdir?
  • Sizce insanlar neden Wikispeed’e gönüllü olarak katılıyorlar. Joe bu kadar çok gönüllüyü takımına katmak için nasıl bir yöntem izliyor? 
  • Wikispeed’in organizasyonel prensipleri geleneksel yapılardan nasıl ayrışıyor ve bu yapı neden Wikispeed’ün ürün geliştirme süreçlerini hızlandırıyor.
  • Sizce büyük örgütler Scrum metodunu kendilerine uyarlayabilirler mi? Neden? Neden değil?
  • Grup Tartışması: Wikispeed’ten aşağıdaki konularda neler öğrendiniz ve bunları kendi işinize nasıl uyarlayabilirsiniz?
    • İnovasyon
    • Organizasyon ve yönetim
    • Çalışan motivasyonu
    • Verimlilik

Haddini Aş Hikayeleri 19: Eren Bali

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Şimdi size bildiğiniz online eğitim sitelerini sayın desem, eminim ki aklınıza ilk gelenlerden biri ‘’Udemy’’ olacaktır.

Peki bugün dünyada en çok bilinen ve kullanılan bu eğitim sitesinin arkasında Türk bir girişimci olduğunu biliyor musunuz?

Evet, bu yazımda Udemy’nin kurucusu Eren Bali’nin Türkiye’de küçük bir köy okulundan Silikon Vadisi’ne uzanan başarı hikayesini anlatıyorum.

1984 yılında, öğretmen anne ve babanın çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geliyor Eren. İlkokulu, 5 sınıfa aynı anda ders verilen tek odalı bir köy okulunda bitiriyor. Ta o zamanlardan matematik ve bilime büyük ilgi duyuyor.

Ardından Malatya Fen Lisesini kazanıyor. Lisede Uluslararası Matematik Olimpiyatlarında derece yaptığı için MIT ve Harvard gibi dünyanın en başarılı üniversitelerden teklif alıyor. Buna rağmen ODTÜ’de bilgisayar mühendisliği okumayı tercih ediyor.

“Malatya’dan hiç çıkmamıştım. ABD çok uzak geldi. Ablam ODTÜ’de okuyordu; o korkuyla ODTÜ’ye gittim.”

İçinde bitmek tükenmek bilmeyen bir keşfetme, yeni şeyler üretme arzusu olan Bali, ODTÜ’deki ilk senesinde Bilgisayar Topluluğunun sunucu üzerinden müzik dinlemesini sağlayacak “MP3 server” adlı bir uygulama yazıyor.

‘’Öğrenciler arasında çok popüler oldu ama okulun internetini çok hızlı tüketmiştik” 

Bu deneyimiyle “insanların ihtiyacı olan bir şeyi yapmanın” onu ne kadar mutlu ettiğini anlıyor ve gerçekten ne istediğine karar veriyor o dönem: Başarılı ve dünyada değişime neden olan bir girişimci olmak.

Yine ODTÜ yıllarında ortaokuldan arkadaşı Oktay Çağlar ile proje halindeki binaların 3 boyutlu maketini gösteren ‘’guncelbasin.com’’ isimli internet sitesini kuruyorlar. Fikir pek tutmasa da Udemy’e kadar gidecek olan girişimcilik yoluna çıkmış oluyorlar aslında.

O sıralar ODTÜ Teknokent’e Avrupa ve ABD’den eğitmenler geliyor ve girişimcilere sınıflarda eğitim veriyorlar.

Bali ve Çağlar eğitmenlere şöyle bir teklifte bulunuyorlar: ‘’Bu dersleri dijital ortama taşımaya ne dersiniz?’’

Teklif kabul ediliyor ve eğitmenler, iki arkadaşın geliştirdiği uygulama üzerinden uzaktan eğitim vermeye başlıyorlar.

Böylelikle milyonlarca insana ücretsiz ulaşabileceği ders içerikleri sağlamak olan hayallerine bir adım daha yaklaşıyorlar.

Ertesi sene Eren sadece online eğitim platformu kurmaya odaklanıyor.

“Eğitime demokrasi getireceğiz” mottosuyla harekete geçiyor ve Udemy’yi ilk kez Türkiye’de kuruyor, ancak iflas edince hayallerini gerçekleştirmek için arkadaşı Oktay ile Silikon Vadisi’ne gitmeye karar veriyorlar.

Elbette hedefe ulaşmak hiç de kolay olmuyor.

Bali’nin çalışma iznini alması çok uzun sürüyor, zor şartlarda yaşamını sürdürüyor bir süre. Beş parasız kalıyor, gündüz tam zamanlı işlerde çalışıp gece sabaha kadar kendi projesi üzerinde çalışıyor.

1 yıl boyunca ABD’de 50’den fazla yatırımcı ile görüşüyorlar ve hepsi fikri beğenmeyip reddediyor, “İnsanlar sertifika alamayacağı bir eğitime niye para ödesin?” diyorlar.

Bali ise insanların bir kez sertifika aldıktan sonra o siteyle bağının kopacağını, amacının süreklilik sağlamak olduğunu söylüyor. Ona göre eğitim devam etmeliydi.

“Öğrenmek ve sadece kendini geliştirmek isteyen insanlar için böyle bir platform bulunmaz bir hazine olacaktır.”

Sonunda bu vizyoner bakış açısı fark ediliyor. Fikre ilk inanan, Dave McClure oluyor ve ardından 11 melek yatırımcı, 2010 yılında Udemy’yi 1 milyon dolar fonluyor.

“Türkiye’de matematik olimpiyatlarına hazırlanırken internet benim tek kaynağımdı. Bu da benim hayatımda ciddi bir değişiklik yaratmama neden oldu. Ancak internette doğru kaynaklara ulaşmada zorlandım. İnternet üzerinden eğitimle başka insanların hayatlarında değişiklik oluşturmalarına olanak sağlamak, nasıl kolay bir hale getirilir, bu iş nasıl büyütülebilir diye düşündüm.”

Sonuç Olarak:

Eren, ‘’insanlar sertifika ya da diplomaya mecbur kalmadan, istediği konuyu, uzman kişilerden öğrenmesini sağlayacağız’’ dedi.

50’den fazla yatırımcı fikri gereksiz ve saçma buldu.

Eren yine de vizyonundan vazgeçmedi. Yolundan sapmadı.

Ve Udemy bugün 40 milyondan fazla öğrenci, 50 bin eğitmenle, tüm alanlarda 60’dan fazla dilde varlığını sürdürüyor.

Dünyanın en iyi ve en yaygın online eğitim platformlarından birisi. Ayrıca dünyanın batısında en çok fonlanan online eğitim şirketi.

Eren’in Bir Diğer Girişimi: Carbon

Eren, dünyanın en iyi sağlık sistemini bulduğunu ve gerçekleştirmeye başladığını söylediği girişimi Carbon Health uygulaması, hastalar ve doktorları online klinik platformunda bir araya getirmeyi amaçlıyor. Ve uygulamanın 30 milyon dolar yatırım aldığını duyurdu.

“Her sene bir zamanı Malatya’da köyde geçiriyorum. Oranın geçim kaynağı kayısı. Köylüler fiyat oynaklığından ciddi zarar görüyor. Fiyattan çok sonra haberdar oldukları için,  tüccarlar asıl kazancı elde ediyor. Bu sorunu çözebilirim. Ayrıca tarım ve enerji alanlarında bir şeyler yapmak istiyorum. Ancak hepsiyle ilgili şirketler kuramam. Bir ya da iki tane belki kendim yaparım, sonrasında hem yatırımcı olacağım, hem de aktif çalışacağım 4-5 iş planlıyorum”.

Eren’in bu vizyonuyla, daha çok başarılı girişime imza atacağına, adından sıkça söz ettireceğine eminim.

Yolu açık, başarıları daim olsun. 🙂

Tesla Almanları Fena Vurmaya Başladı!

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Tesla’nın yarattığı elektrikli araç transformasyonunun Alman üreticilerin canlarını fena yakacağını defalarca yazdım.

Aşağıda 3 büyük üreticinin geçen hafta yaptığı duyuruların linkleri var. Yıkıcı inovasyon işte tam da böyle bir şey!

MERCEDES

Mercedes 300.000 kişilik iş gücünün %3’ünü, yönetici pozisyonlarının da %10’unu tasfiye ediyor. Yani 10.000 kişi işten çıkarılıyor. Amaç elektrikli araçlara transformasyon için tasarruf sağlamak.

https://www.forbes.com/sites/lisettevoytko/2019/11/29/daimler-plans-10000-layoffs-amid-auto-industrys-electric-vehicle-pivot/#117f58735639

AUDI

Almanya’da 9.500 kişiyi işten çıkararak elektrikli araçlara geçişin zorlu yolculuğunu aşmaya çalışıyor.

https://www.bloomberg.com/news/articles/2019-11-26/audi-to-cull-9-500-german-jobs-to-improve-earnings-over-decade

BMW

BMW prim ödemelerini durdurup, çalışma saatlerini artırıyor. Başka alanlardan yapılacak tasarruflarla birlikte yaratılacak 12 Milyar Avroluk para elektrikli araçlara dönüşüm için harcanacak.

https://www.forbes.com/sites/lisettevoytko/2019/11/29/daimler-plans-10000-layoffs-amid-auto-industrys-electric-vehicle-pivot/#7990cec25639

Kurumsallık Samimiyete Yeniliyor!

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Ford elektrikli otomobili Mustang E Mach’yi büyük bir patırtıyla görücüye çıkarıldı geçenlerde.

Profesyonelce tasarlanmış, Ford’un her detayı en ince detayına kadar planlayan kurumsal yapısını yansıtan, epey de para harcanmış bir organizasyondu.

Oscar’lı Idris Alba’nın hem reklam filminde oynadığı, hem de toplantıyı modern ettiği Mach E tanıtımına, onlarca Ford yöneticisi katıldı ve özenle yazılmış metinlerine sadık kalarak açıklamalar yaptılar. Hip hop dansçıları filan da işin cabasıydı.

Daha sonra Tesla Cybertruck tanıtımı yapıldı.

Ancak son iki haftada geliştirilmiş tuhaf görüntülü bir kamyonet sahneye çıkarıldı. Aracın tasarımcısı önce balyozla girişti Cybertruck’a, sonra da kırılmaz dediği cama bir bilye fırlattı.

Ve cam kırıldı.

Ve Elon Musk ”Fazla mı sert attın?“ dedi ve gülerek ”bilye araca girmedi neyse ki!“ diye de ekledi. Sonra aynı hareketi arka cam için de tekrarladılar ve cam yine kırıldı. Ve Elon yine güldü.

Ve araç kırık camları ile sahnede kalmaya devam etti.

Kurumsallıktan uzak rezil bir sunumdu Elon’unki.Ama araç an itibarı ile 250.000 önsipariş almış ve grafikte de görüldüğü gibi Google aramalarında E Mach’ten çok daha fazla ilgi çekmiş durumda.

Ne dersiniz, aşırı kurumsallığın öldüğü bir döneme mi giriyoruz ne?

Haddini Aş Hikayeleri 18: Michelangelo

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

‘’İnsanlar, benim ustalığımı elde etmek için ne kadar sıkı çalıştığımı bilseler, onun o kadar hayret edilecek bir şey olmadığını anlarlar.’’

Tüm zamanların en büyük sanatçılarından biri olarak kabul gören, Rönesans’ı başlatan, inanılmaz vizyon sahibi ve sıra dışı bir insan olan Michelangelo diyor bunu.

Ben hep derim ki: Yaratıcı deha hikayelerine inanmayın. Büyük yaratıcılar aslında eşek gibi çalışan işçilerdir sadece. Yazıyı okuyunca bana hak vereceğinize eminim.

6 Mart 1475’te İtalya’da bir köy olan Caprese’de doğar Michelangelo. Ailesi, o 1 yaşındayken Floransa’ya taşınır. Ve henüz 6 yaşındayken annesini kaybeder.

Çocuk yaşlarında babasına büyüdüğünde sanatçı olmak istediğini söyleyen Mikelanj’a onun bir iş adamı (tüccar) olmasını isteyen babasının cevabı şu olur: “Hiçbir Buonarroti sadece ellerini kullanarak hayatını kazanmayacak.”

Ondaki ilahi yeteneği hiç göremeyen babası tarafından dayak yer sürekli. Sonunda babası onu bir stüdyoya çırak olarak göndermeyi kabul eder.

Baba korkusuyla, sanatını ellerini kullanmadan icra etmeyi öğrenir.

Hatta bir gün şehri ziyarete gelen bir prens atölyesine uğrar ve onu 5 metre uzunluğunda bir mermer bloğa bakarken bulur. Böylelikle Michelangelo’nun, 4 aydır her gün gelip, bu mermere saatlerce bakıp akşam yemeği için eve döndüğü söylentilerinin doğru olduğunu anlar o an.

Ve dayanamaz sorar prens: ”Ne yapıyorsun?”

Mikelanj cevaplar: ‘’Çalışıyorum’’

3 yıl sonra o düz mermer parçası olağanüstü, bugün dahi gören herkesi büyüleyen Davut heykeline dönüşecektir.

Eserleri

Davut Heykeli

Davut’un yontulduğu mermer orta kalitede, kimsenin beğenmediği ve iyi bir eserin çıkmasının imkânsız olarak görüldüğü bir mermer.

O dönem ”yapamazsın, boşa çabalama” diyen kimseye kulak asmıyor ve farkını konuşturuyor 26 yaşındaki Mikelanj. Kusurlu ve mundar edilmiş malzemeyi alıyor ve dünyanın en güzel eserlerinden birini çıkarıyor ortaya.

Kusursuz eserler üretebilmek için insan anatomisini en ince ayrıntısına kadar inceleyip kadavralarla uğraşıyor.

Davut heykelinin sadece eline bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

4 yıllık çalışma sonucu tamamlıyor Davut’u.

Heykel ilk yapıldığında büyüklüğü ve çıplaklığıyla insanları epey hayrete düşürüyor, hatta bazı kesimlerin ağır eleştirisine maruz kalıyor. Fakat daha sonraları Floransa’nın simgesi haline geliyor. Yapımından bu yana asırlar geçmesine rağmen hala şehrin simgesi durumunda ve senede 1,2 milyon insan hayranlıkla izliyor.

Mermerin içinde hapsolmuş meleği gördüm ve o serbest kalana kadar mermeri yonttum…

Michelangelo

Sistine Şapeli

Şapelin 300’den fazla figür ve Eski Ahit’te tarif edilen 9 sahneyi içeren o muazzam tavan fresklerini tam 4 sene boyunca yerden epeyce yükseklikte, kafası tavana dönük zor bir pozisyonda, geceli gündüzlü çalışarak tamamlıyor. Ayrıca kimseden de yardım almıyor.

Artık dayanacak gücüm kalmadı, boyun kemiklerim sırtıma batıyor “ diyor o dönemde yazdığı bir şiirde.

Kendisinin yapmış olduğu Mahşer Freskosu da yine Sistine Şapelinde.

Pieta Heykeli

Mermere adeta ruh verdiği, insan bedenini kusursuz bir şekilde işlediği bir diğer eseri. Meryem’in İsa çarmıhtan indirildikten sonra onu kucaklamasını tasvir ediyor.

Bu eseri yaptığında henüz 24 yaşındaydı Mikelanj ve o zamanlar çok fazla tanınmıyor.

insanlar bu heykelin başka bir sanatçı tarafından yapıldığı düşünüyor ve bu durum zaten agresif bir insan olan Mikelanj’ı epey kızdırıyor. Sonra gidip heykelin üzerine imzasını atıyor:

“Michael angelus bonarotus florentinus faciebat” yani “bu eser Floransalı Michelangelo Buonarroti tarafından yapılmıştır.”

Bu arada Pieta, Michelangelo’nun imzasını attığı tek eseridir.

Musa Heykeli

İnsanoğlunun gördüğü en önemli, en olağanüstü heykellerden biri daha. Öyle ki Freud’un 40.000 kadar yorum yaptığı bir eser.

Bir rivayete göre, Musa heykelini bitirdikten sonra eserin gerçekçiliği karşısında kendini kaybediyor ve “musa konuş!” diye bağırıyor ve elindeki çekici heykele fırlatıyor. Heykelin dizindeki hafif deformasyonun bu darbeden sonra olduğu söyleniyor.

87 yaşındayken ”hala öğreniyorum” diyen Mikelanj, 88 yaşında hayata veda edene dek resim, mimari, heykel ve yazın alanlarında sayısız eserler üretti. Hatta ölümünden 6 gün öncesine kadar Milano’da bulunan Rondanini Pietà üzerinde çalışıyordu.

Dünyaya güzellik katan o şaheserleri bize miras bıraktı ve gitti dahi sanatçı.

”Birçoğu Tanrı tarafından bu iş için seçilmiş olduğuma inanıyor. Ben de inanıyorum. Yaşlılığıma rağmen pes etmek istemiyorum. Tanrı’ya olan sevgimden dolayı çalışıyorum ve tüm umutlarımı O’na iletiyorum.”

Michelangelo

Muazzam bir sanat eseri mi ortaya koymak istiyorsunuz? ya da dünyayı değiştiren bir girişim kurmak? veya en iyi öğreten öğretmen olmak mı istiyorsunuz?

O halde çok çalışmalısınız, herkesten çok. Tutkuyla çalışmalısınız. Mikelanj’ın hikayesi bize işte bunu anlatıyor.

Çok Başarılı Girişimcilerin Ortak Özellikleri

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Çok başarılı girişimcilerin üç ortak özelliği var.

1) İsyankarlık: Mevcut durumdan hiç memnun değiller ve onu değiştirmek için büyük bir mücadeleye girmeye hazırlar.

2) Özgüven: Dünyayı değiştirebileceklerine tüm kalpleri ile inanıyor, bunu adeta bir sorumluluk olarak görüyorlar.

3) Merak: Bir işi yapmak için uzmanlaşmayı beklemiyorlar. “Bu iş daha şekilde farklı yapılamaz mı?” merakıyla yola çıkıp süreçte öğrendiklerinden ne yapacaklarını keşfediyorlar.

İşin kötüsü eğitim sistemleri bu üç temel niteliği kazandırmak için değil, köreltmek için tasarlanmış durumdalar.

#haddiniaş sloganıma inanıyorsanız kendi eğitiminizi kendi elinize almalısınız. Başka çaresi yok

Yapay Zeka Sistemlerinin Hesaplama Gücü Kullanımındaki Artış

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

OpenAI yapay zeka sistemlerinin (YZ) 1960’dan bu yana hesaplama gücü kullanımı artışlarını gösteren bir analiz yayınladı.

Sonuçları tek kelimeyle İNANILMAZ.

Araştırma 2012 yılına kadar YZ girişimlerinin hesaplama güçlerinin Moore Yasası eğrisi ile paralel olarak arttığını, yani 18 ayda bir ikiye katlandığını gösteriyor.

Derin öğrenme teknolojilerinin gündeme geldiği 2012 yılından itibaren yaratılan yapay zeka uygulamalarının bilgisayarların hesaplama gücünden yararlanma hızı ise, SIKI DURUN, sadece 3.4 AYDA BİR ikiye katlanıyor!

Bu inanılması zor üssel büyüme metriğinin etkisini şöyle anlatayım.

2012’den bu yana bu metrik 300.000 kattan daha fazla büyümüş. Metrik eğer Moore yasasına uysaydı sadece 7 kat büyüyecekti.

Yani yapay zeka dünyayı değiştiren ve dijital çağı yaratan Moore yasasından tam 45.857 kat daha hızlı gelişiyor. (Yazıyla: kırkbeşbinsekizyüzelliyedi kat).

Bu büyüme hızı devam ederse yapay zekanın bugünkü uygulamaları ile kıyaslandığında hayal bile edemeyeceğimiz üstünlükte yeteneklere kısa sürede ulaşması mümkün gözüküyor.

Bilgisayar çip teknolojilerinin bu inanılmaz hesaplama gücü talebine nasıl tepki vereceği de ayrı bir mesele tabii.

Yazı fazla mı teknik oldu biraz🤓

Araştırmanın daha da teknik detayları için:

https://openai.com/blog/ai-and-compute/#addendum