Haddini Aş Hikayeleri 41: Stanley Kubrick

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

”Bir şeyi sadece yapmış olmak için yapamam, eğer bir şey yapacaksam en iyisi olmalı.” bakış açısıyla çektiği kusursuz filmlerle sinema tarihin en büyük yönetmenlerinden biri olarak kabul görülüyor Stanley Kubrick.

Onun hayat hikayesini okuduğunuzda olağanüstü başarılara ulaşmanın tesadüf olmadığını, çok çalışmanın, özverili çalışmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlayacaksınız.

Çocukluk ve Gençlik Dönemi

26 Temmuz 1928, New York doğumlu Kubrick, zeki ama okul hayatında başarısız bir çocuktur. Ailesi bir hobi kazanması isteğiyle onu satranca yönlendiriyor. Satranç Kubrick’in hayatında önemli bir yer ediniyor ve büyük başarılar elde ediyor. Hatta ileride çekeceği filmlerine dahi satranç temasını sık sık yerleştiriyor.

13. yaş gününde Kubrick’in babası ona bir fotoğraf makinesi hediye alıyor ve böylece Kubrick, hayatının yönünü belirleyecek fotoğrafçılıkla tanışmış oluyor.

Fotoğrafçılık kariyeri 17 yaşındayken New York’un Look dergisine fotoğraflar satmasıyla başlıyor ve kısa sürede bu derginin fotoğrafçısı oluyor. Fotoğrafçı olarak çalıştığı sürede üniversite eğitimine de başlamak istiyor ancak notları çok düşük olduğundan üniversitelerden bir türlü kabul alamıyor. O da Columbia üniversitesinin derslerine misafir öğrenci olarak girmeye başlıyor. Bir yandan da klüplerde paralı satranç maçları yapıyor.

Kubrick’in Fotoğrafçılık Kariyerindeki İlk Fotoğrafları:

Film Çekmeye Başlaması

Kubrick aynı zamanda çok fazla film izleyen bir gençtir. Kendisi okulda okuduğu süre boyunca hiçbir şey öğrenmediğini, 19 yaşına kadar kendi isteğiyle kitap okumadığını ve yaşadığı bu döneme kadar çekilmiş filmlerin neredeyse hepsini izlediğini söylüyor ve ”ben bunlardan daha iyisini çekerim” motivasyonuyla başlıyor film kariyerine.

Bence okullarda yapılan en büyük yanlış, çocukları korkuyla motive ederek birşey öğretmeye çalışmaktır. Not alma korkusu, sınıfta kalma korkusu gibi. Bir konuya ilgi duyarak öğrenmek ile, korku ile bir şeyi öğrenmek arasında nükleer bir patlama ile bir kıvılcım kadar fark vardır.

Fotoğrafçılıktan kazanıp biriktirdiği tüm para ile ilk filmini çekmeye karar veriyor. 1950 yılında ünlü boksör Walter Cartier’in hayatını konu alan Day of the Fight’in çekimlerine başlıyor. 16 dakikalık bu belgesel filmi çekmek için kullanacağı ekipmanın nasıl kullanıldığını kiraladığı yerdeki satıcıdan öğrenir. Yönetmenlik, montaj, ses, görüntü yönetmenliği… tüm işleri kendisi yürütüyor. Film, RKO adlı şirket tarafından satın alınıyor ve New York’taki Paramount sinemasında gösterilerek Kubrick’e az da olsa kâr getiriyor

Tüm zamanını film işine adamaya hazır olan Kubrick, bir süre sonra Look’taki işinden ayrılıyor.

”Belki saçma gelecek ama genç yönetmenlere önereceğim şey ellerine bir kamera ve film alıp, herhangi bir konuda film çekmeleridir.”

Sonrasında çektiği ”Fear and Desire(1953)”, ”Killer’s Kiss(1955)” ve ”The Killing(1956)” filmleri ile kendini ispatladı ve Hollywood’da tanınmasını sağlıyor.

Paths of Glory(1957) ve Spartacus(1960) ile de en iyi yönetmenlerden biri olarak anılmaya başlıyor Kubrick.

Perde büyülü bir dünyadır. Öyle bir gücü vardır ki, duyguları başka hiçbir sanat formunun yanına bile yaklaşamayacağı bir şekilde ortaya çıkarır.

Kubrick’in tarzı çok dikkat çekiyordu. Çekim teknikleri, kamera açıları, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş detaylar ile yepyeni bir deneyim yaşatıyordu izleyiciye.

Sistem eleştirileri ile dolu filmlerine çok ağır eleştiriler alsa da tarzında en ufak bir değişiklik yapmadan devam ediyor Kubrick sinemasına.

“Hayatın anlamsızlığı, insanı kendi anlamlarını yaratmaya zorlar”

Aklında büyük fikirlerle İngiltere’ye gidiyor ve 1962 yılında büyük ses getiren Lolita’yı çekiyor. Ardından 1964 yılında savaş temalı bir kara mizah filmi olan “Dr. Strangelove” geliyor.

1968 yılında Arthur Charles Clarke’nin ünlü eseri 2001: A Space Odyssey’i sinemaya uyarlıyor. 1971 yılında yine kitap uyarlaması olan ve büyük ses getiren ”A Clockwork Orange”ı çekiyor.

”Eğer bir şey yazılabiliyor veya düşünülebiliyorsa, filme çekilebilir.”

1980 yılında gelmiş geçmiş en iyi filmlerden sayılan Stephan King’in ünlü romanı “The Shining”i sinemaya uyarlıyor.

Kubrick o kadar titiz ve mükemmeliyetçi bir yönetmendir ki oxford ingilizce sözlüğünde ”titiz mükemmeliyetçilik” anlamına gelen ”kubrickian” diye bir kelimenin yer etmesine neden olmuştur. Belki de sinema tarihinin en özverili ve en çalışkan yönetmenidir.

Kubrick sinemasında sembolizm ve realizmi bir arada görürsünüz. Belli bir temaya bağlı kalmadan çektiği, dünya sinemasının kültleri arasına girmiş birçok çeşitli alanda filmleri vardır.

70 yıllık hayatına 16 film yönetmenliği, 13 senaristlik, 11 yapımcılık ve 5 görüntü yönetmenliği sığdırmıştır.

”Evren hakkındaki en dehşet verici şey onun bize düşman değil, kayıtsız oluşudur. Fakat bu kayıtsızlıkla uzlaşıp, hayatın zorluklarını ölümün sınırları içinde kabul edebilirsek; insan türü olarak varlığımız bir anlam ve tatmin sağlayabilir. Karanlık ne kadar derin olursa olsun, kendi ışığımızı yaratmalıyız.”

Yaratıcı zekası, keskin anlatım tarzı ile filmlerinde tasvir ettiği dünya, her çağa adanmıştır. Ve Kubrick, dünyanın görebileceği en büyük yönetmenlerindendir.

Ücretsiz Haddini Aş Bülteni Üyeliği
En Güncel İçerikler E-Postanıza Gelsin
Gizliliğiniz benim için önemli.

Bir Cevap Yazın