Büyük Misyonu Olan Liderlerin Tek Derdi

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Büyük misyonu olan liderlerin tek derdi misyonlarını başarmak için ne gerekiyorsa onu yapmak.

Steve Jobs, Elon Musk ve Jeff Bezos gibi misyoner liderlerin çalışanlarına karşı çok katı hatta acımasız tavırlarının nedeni bu.

Onlar için çalışan şirketin misyonuna destek oluyorsa ne ala, misyona ulaşılmasına engel oluyorsa vay haline.

Aslında bu liderler insanları çok önemsiyorlar, misyonları da insanlarla ilgili zaten.

Jobs teknoloji kullanımını kolaylaştırmaya, Musk fosil yakıtlardan kurtulmaya, Bezos ise mükemmel deneyimlere odaklılar.

Misyon uğruna beraber çalıştıkları insanlar ise temelde sadece birer araçlar onlar için. Daha fazlası değil.

Kendi içinde çelişkili bir durum. Ama durum bu işte.

Bırakın bu 3 büyük girişimciyi, mikrofinansın mucidi olan Muhammed Yunus bile çok sert bir lider olarak tanınır.

Hayatının ve servetinin tamamını insanları fakirlikten kurtarmaya harcayan Yunus’un bu misyonu yavaşlatan insanlara karşı ne kadar katı olabildiğine şaşarsınız.

İşin ilginci en yetenekli insanlar bütün zorluklarına rağmen bu liderlerle çalışmak istiyorlar. Çünkü en yetenekli insanlar büyük misyonlara hizmet etmek isteyen insanlar da oluyorlar.

Sahi, sizin şirketinizin misyonu ne?

Ezberden hatırlayabiliyor musunuz, yoksa duvara asılı güzel bir posterden mi ibaret?

Google İmparatorluğunun Köleleriyiz

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Google, Facebook’a göre genellikle daha iyi duygularla anılan bir şirket.

Dünyadaki tüm bilgiyi kolay kullanıma sunma misyonu onu zaman öldürmekten başka işe yaramayan Facebook’dan daha değerli kılıyor.

Lakin eğer Facebook dijital dünyanın kötü adamıysa, Google o kötü adamın bile boyun eğeceği sonsuz kudrete sahip tartışmasız imparatoru.

Google’da aramalarında ilk sayfada çıkmıyorsanız işiniz çok zor. Çünkü potansiyel müşteriler satın alma süreçlerine internetten başlıyorlar.

Üstelik tüketiciler Google’la o anda ne aradıkları bilgisini direkt olarak paylaşıyorlar. Böyle bakınca Google dünyanın en büyük ve raflarında yer mutlaka yer almak isteyeceğiniz en güçlü süpermarketi.

Google da bu gücünü bildiğinden reklam verenlerden marketlerin “raf parası” adını verdiği haraca benzer bir haraç kesiyor.

Ha reklam vermeyim ama aramalarda üst sıralarda çıkayım diyorsanız, o zaman da tüm web içeriğinizi Google hazretlerinin arzu ve kurallarına uygun hale getirme uzmanı SEO danışmanlarının eline düşüyor, tüm dünyanızı Google sizi beğensin diye kurguluyorsunuz.

Üstelik Google eğer kafası atarsa arzu ve kurallarını değiştiriveriyor ve tüm SEO yatırımlarınız da çöpe gidiyor.

Google dijital dünyanın tartışmasız imparatoru, boyun eğin, rahat edin!

Bayilik Hala Geçeri Bir İş Modeli mi?

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Bayiler ana şirketlerin ürünlerini müşterilere ulaştıran dağıtım/satış kanalını oluşturur ve ana şirketin tahsilat/stok yönetimi/hizmet süreçlerini de kolaylaştırırlar.

Lakin bence dijitalleşmenin esas stratejik güç kaynağı olduğu günümüzde bayilik sistemlerinin rafa kaldırılması gerekiyor. Çünkü bayilik sistemleri emsalsiz müşteri deneyimlerinin önünü tıkıyorlar.

Bayiler -haklı olarak- kısa vadeli satış ve karlılığa odaklıyken, geri dönüşü uzun vadeli müşteri deneyimi projelerine candan destek vermeleri eşyanın tabiatına aykırı.

Ama başka sorunlar da var.

Bayilik sistemi ile çalışan şirketler nihai müşteri verilerini toplayamadıklarından CRM’verileri zayıf kalıyor, veri olmayınca yapay zekanın gücünden yararlanamıyorlar, omnichannel girişimleri karmaşık faturalama ilişkilerine tosluyor ve dijital satış kanalları kurmaktan da çekiniyorlar.

Dijitalleşme bayilere olan ihtiyacı azaltan ve müşterilere direkt ulaşabilen firmaların elini güçlendiren araçlar sunuyor bugün. Kendi mağazalarına ve dijital satış kanallarına sahip şirketlerin oyunu kazanacağı bir döneme giriyoruz.

Eğer harika bir dijitalleşme projesine “ama bayilerimiz buna kızar!” diye itiraz edilen bir şirketseniz bayilik sisteminizi gözden geçirme zamanınız geldi demektir.

Haddini Aş Hikayeleri 20: Charles Bukowski

(Okuma Süresi: 6 Dakika)

1920 Almanyası, aylardan Ağustos. Terzi Katharina ve subay Henry’nin erkek çocukları dünyaya gelir. Heinrich Karl Bukowski koyarlar adını.

Edebiyat tarihinin en asi ve en dürüst yazarlarından, en sürükleyici eserlerin sahibi olacaktır o çocuk. Charles Bukowski olacaktır.

Gelin Bukowski’nin hayatına ve zihnine doğru yolculuğa çıkalım ve büyük bir sanatçı olana kadar neler yaşadığına bakalım.

Çocukluk ve Gençlik Dönemi

Aile 1924 yılında Los Angelas’a taşınıyor. Yaşamının büyük bir kısmını, çok sevdiği ve o dönemler çok güzel ve yaşaması kolay bir şehir olan Los Angelas’ta geçiriyor Bukowski.

Çocukluk dönemi, kendi deyimiyle çok sıkıcı ve korkunç geçiyor.

‘’Geçirdiğim mutsuz çocukluk dönemi beni mahvetti.’’

Annesi ve babası kendilerini çevrelerindeki herkesten üstün gördüğü için diğer çocuklarla oynamasına izin vermiyordu. Diğer çocuklardan uzak kalmasının bir diğer nedeni de Bukowski’nin disleksi hastalığıydı.

Çocukluğundaki mutsuzluğunun en büyük nedeni babası tarafından sürekli cezalandırılması ve dayak yemesiydi. Babasından bir türlü sevgi göremeyişinin eksikliğiyle büyümüştü.

Bir diğer nedeni, 13 yaşına geldiğinde yüzünde, göz kapaklarında, burnunda, ensesinde, kulaklarının arkasında, ağzının içinde bile dev aknelerdi. Bu yüzünden özgüvenini iyice yitirmiş, toplum içine çıkmak istemez olmuştu o dönem.

‘’İçimde biriken zehir artık dışarı taşıyordu. Sessiz çığlıklarla, bulduğu delikten büyük bir şiddetle dışarı fışkırıyordu.’

Öğrencilerden biri şu yorumu yapıyor genç Bukowskiyle ilgili:

‘’Sivilceleri çok dikkat çekiyordu. Durumu gerçekten kötüydü, genç bir insan için dayanılması zor bir durumdu. Çok sessiz ve içine kapanık olmasının nedeni de buydu. Ortalarda gezinir, selam verir, ama asla gruba katılmazdı. Çok mutlu olduğu söylenemezdi. Girgin biri değildi.’’

Sadece yatağına uzanıp, üzerine örtüyü çektiği ve düşüncelere daldığı zamanlar huzurlu hissediyordu. Kendini sürekli mutlu ve havalı okul arkadaşlarıyla kıyaslıyor, öfkeleniyordu. Fakat kendine bir gün onlar kadar mutlu olacağına dair yemin etmişti.

16 yaşında ortaokuldan mezun olduğunda öğrenci dergisinde, mezunların 20 yıl sonra ne iş yapacakları konusunda tahminde bulunan editörler Bukowski’den şöyle bahsetmişlerdi:

‘’Donut kurabiyelerin ortasındaki deliği büyüterek daha fazla kar etmek gibi şeytanlıklar peşinde koşan bir pastacı olabilir.’’

Yazmak Onu Seçti

“Yazmak seni seçer, sen yazmayı seçmezsin.” Diyen Bukowski okuldayken başlıyor yazmaya.

“İskemlemde oturdum, bayan Fretag orda durmuş bana bakıyordu.

Sonra, ‘’orada değildin değil mi Henry?’’ dedi.

Nasıl bir şey uydursam diye düşündüm ama hiçbir şey bulamadım. ‘hayır, orda değildim.’

Gülümsedi. ‘Bu, yazını daha da olağanüstü kılıyor.’

‘’Evet efendim…’’

‘’Gidebilirsin Henry.’’

Kalkıp dışarı çıktım. Eve yürümeye başladım. İstedikleri buydu demek: yalanlar. Harikulade yalanlar. Buna ihtiyaçları vardı. İnsanlar ahmaktılar. Kolay olacaktı benim için.”

Mezun olduktan sonra çalışıp ailesini memnun etmesi gerekiyordu tabii.

İş aramak için şehre indiği zaman Los Angeles Halk Kütüphanesini ziyaret ediyor, kitaplar arasında huzur buluyor. ‘’Yazarlık hayatımın tamamında onun etkisini hissettim.’’ Diye bahsettiği John Fante’yi de bu kütüphanede keşfediyor.

Bir süre sonra perakende şirketinde çalışmaya başlıyor isteksiz bir şekilde. İşe nefret ederek gidip geliyor, maaş çeklerinin kölesi olan çalışanları gördükçe işinden daha da nefret ettiğini söylüyor.

‘’Yaşama sevincimi sigortalı bir iş karşılığında sattım”

Ardından gazetecilik okumak üzere üniversiteye kaydoluyor, fakat çok düşük notlar aldığı için önce ‘’uyarı’’ alıyor, sonra bursunu kaybediyor.

Hangi işe girse tutunamaması, okulda da sürekli başarısız olması evdeki gerilimi arttırıyordu.

Sadece yazmak istiyordu Bukowski. Okul dersleri için kullanması için alınan daktiloda öyküler yazıyordu. Bunu öğrenen babası daktiloyu, kağıtları, Bukowski’nin tüm eşyalarını camdan aşağı atıyor.

Okuldan atılıyor sonunda. Bir süre geçici işlerde çalıştıktan sonra Amerika’yı keşfetmek için yollara atıyor kendini. ‘’Gerçek dünya’’ hakkında yazabilmek için.

İlk yıllarda beş parasız, sefil bir halde, ucuz ve kötü pansiyon köşelerinde kalıyor. Hem çalışıyor hem dergilere göndermek üzere durmadan öykü yazıyor, karnını çikolata ile doyuruyor.

“Pek çok gün boyunca sadece çikolatalı gofret yiyordum, çünkü sadece 5 sentti gofretler. Payday adlı bir çikolata vardı. Ondan çok yediğimi hatırlıyorum. Ucuz olmasına rağmen tadı o kadar güzeldi ki bu çikolatanın. Gece bir ısırık alsanız sabaha kadar tadı damağınızda kalırdı.”

Bir süre sonra öykülerinden birini yayınlatmayı başarıyor ve böylelikle yazarlık mesleğine ilk adımını atmış oluyor. Ancak eserlerinde kendi adını değil, Charles ismini kullanıyor. Babasını hatırlattığı için kullanmıyor gerçek adını.

Bir dönem postacılık yapıyor. Buradaki işi aç kalmamasına yetiyor sadece. Zaten çok zengin olayım, süper kariyerler yapayım diyen bir adam olmamıştı hiçbir zaman Charles.

Okumaya ve yazmaya ara veriyor bir süre.

1955 yılında Mide kanaması geçiriyor ve az kalsın hayatını kaybediyordu Bukowski. Bu durum ona ikinci bir şans olarak görünüyor ve tekrar yazmaya başlıyor. Okuyup yazmadığı dönemi için, “Sonraki yıllara yatırım yapmıştım” diyor.

‘’En iyi zamanlarımda bir oda, bir daktilo ve bir şişe vardı.’’

Daktilo sesinden rahatsız olan komşularıyla mücadele ediyor bir dönem. Hatta ev sahibi insanlar rahatsız olduğu için saat 9.30’dan sonra, tam da en iyi öykü ve şiirlerini yazdığı saatlerde daktiloyla yazı yazmamasını söylüyor. O da saat 9.30dan sonra kağıt kalem kullanarak yazıyor yazılarını.

Başkalarının ne düşüneceğini umursamadan yazıyor yazılarını, hayata karşı çok sağlam tespitlerde bulunuyor. Perdenin arkasında gördüklerini en sade şekilde ve doğrudan iletiyor. İçten uslübü ile yazıları insanda sanki onunla sohbet ediyor hissi yaratıyor.

Ürettikçe daha çok dikkat çekiyor ve başarıyı yakalıyor. Yazılarının ve Charles’in çok sayıda hayranı olmasının yanında bir kesim tarafından da hiç sevilmiyor. Hala olduğu gibi 🙂

‘’Bu çok önemli: ‘’kendine boş zaman yaratmak’’. İşin özü tempoda. Tamamen durmadan ve uzun dönemler boyunca hiçbir şey yapmaksızın her şeyi gevşeteceksin. İster aktör olun ister ev kadını ya da başka bir şey, inişler ve çıkışların arasında büyük duraklamalar olmalı ve bu sırada siz hiçbir şey yapmamalısınız. Yatağa uzanıp öylece tavana bakarsınız. Bu çok, ama çok önemli. Peki modern toplumda bunu yapan kaç kişi var? Pek az. Tamamen aklını kaçırmış, öfkeli, sinirli ve nefret dolu olmalarının sebebi bu.’’

Mutsuz ve travmalarla dolu bir çocukluk geçiren, okulda da işte de başarısız olan, hayatı boyunca 20’nin üzerinde farklı işte çalışan Bukowski, her şeyden vazgeçti ama yazmaktan vazgeçmedi. Hayatı boyunca tutku duyduğu şeyi yaptı ve istediği gibi yaşadı.

Özgün ve yalın tarzı ile edebiyat dünyasında bir devrim yarattı. Yeraltı edebiyatı denince akla ilk gelen isimlerden biri onun ki. Ve dünya var olduğu sürece yazıları ve şiirleri ile hayatlara dokumaya devam edecek.

Harika Bukowski Sözleri

Dünyanın sorunu, akıllı insanlar şüphelerle doluyken, aptalların öz güvenle dolu olması.

Yazmak, kendi iradesiyle gelen tehlikeli bir delilik halidir. Kışkırtırsan yitirirsin, yazıyor gibi yaparsan sözcükler hastalanır.

Ölüm korkunç değildir. Hayatı dolu dolu yaşamaktır korkunç olan.

Belli bir tarza sahip olarak aptalca bir şey yapmak, sıkıcı ve havalı bir şey yapmaktan çok daha iyidir.

Özgür ruhlar enderdir, ama görünce bilirsin – en basitinden onlarla veya yanındayken, iyi, çok iyi hissedersin.

Deha, çok derin anlamı olan şeyleri çok basit söyleme yeteneğidir.

Veda

1994 yılında hayata gözlerini yumuyor Bukowski. Mezar taşında ‘’Don’t try’’ yani ‘’denemeyin’’ yazıyor. 1963’te John William Corrington’a neden böyle bir şey söylediğini şu cümleleriyle açıklıyor:

“Birisi bana ne yaptığımı, neden ve nasıl bir şeyler ürettiğimi sormuştu. Ben de ona denememesini söylemiştim. Bu çok önemlidir, denememek önemlidir. Ne lüks arabalar için, ne ölümsüzlük ne de bir şeyler üretmek için… Sadece beklemelisiniz. Bir şeyler olmazsa bir süre daha beklemelisiniz. Duvardaki bir sinek gibi düşünün. O size yaklaştığı anda öldürürsünüz. Başınızın etrafında dolaştığı anda onu yakalar ve öldürürsünüz. Ya da ondan hoşlanırsanız arkadaşlık kurar ve evinizde kalmasına müsaade edersiniz.”

Son olarak, Charles’in şu güzel, adeta hayat dersi verdiği satırlarıyla bitirmek istiyorum yazıyı:

Bu hayat senin hayatın

İzin verme kederli bir teslimiyetin içine itilmesine.

Hazır ol umutlarına,

Çıkış yolu vardır elbet,

Işık var bir yerde.

Belki çok parlak değil ama,

Delmeye yeter karanlığı.

Hazır ol beklediğine.

Tanrılar sana fırsatlar sunacak,

Tanı!

Kullan onları.

Ölümü yenemezsin ama

Bazen red edebilirsin yaşarken ölmeyi.

Bu yolu seçtiğinde

Daha da aydınlık olacak.

Bu hayat senin hayatın,

Hala sahipken tanı onu.

Eşsizsin!

Ve bil ki, tanrı

Sadece seni mutlu etmek için,

Hep bekledi ve bekleyecek.

Dijitalleşme O Bildiğiniz SAP Projelerinden Değil!

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

SAP Almanların geliştirdiği muhasebeden, üretime, planlamadan, satışa kadar bir şirketin tüm işlerini dijital olarak entegre eden dev bir yazılım. SAP’e benzer oyuncular arasında Oracle gibi devler ve Logo gibi yerli girişimler var.

Bu yazılımların temel işlevi şirketlere mevcut işlerini daha verimli yapmalarına yardımcı olmak. Ve bu konuda çok başarılılar.

Dijitalleşme ise verimliliğe değil, yenilikçi iş modellerinin önünü açmaya ve bu sayede hızlı büyüme fırsatlarını yakalamaya odaklı.

Mesela otomotivciler SAP sayesinde verimliliklerini yükseltirken, UBER dijitalleşme sayesinde insanları taşımanın yepyeni yollarını keşfediyor.

Kurumların kritik hatası dijitalleşmeyi SAP projeleri gibi yönetmeleri. Dijitalleşme sanki BT departmanının yürütmesi gereken bir ”proje“ gibi görülüyor.

Oysa dijitalleşme şirketin ortak ve yöneticilerinin ”bugün teknolojileri ile bu işi kursaydık ne yapardık“ sorgulamasıyla başlayan köktenci bir iş modeli bakış açısını gerektiriyor.

Mesela Hilton yöneticileri verimlik artışları ile övünürken, AirBnb gecede 2 Milyon kişiyi sıfır maliyetle konaklatıyor dijitalleşme sayesinde.

Şirketinizdeki dijitalleşme girişimlerini hala SAP kafasıyla yönetiyorsanız işiniz zor anlayacağınız, benden söylemesi.

Gerçekten Dijitalleşiyor musunuz?

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Bu aralar yöneticilerin en popüler söylev konuları arasında DİJİTALLEŞME başta geliyor.

Google, Amazon gibi dev dijital oyuncuların ve yüzlerce dijital startupın başarılarına özenen bir tek büyük kurum yöneticisi yok ki şirketinin nasıl da inanılmaz dijitalleştiğini anlatmasın.

Bir “palavrasavar” olarak yöneticilerinizin dijitalleşme konusunda ciddi mi olduklarını, yoksa palavra mı sıktıklarını test edeceğiniz 5 soru sunuyorum size.

En az bir soru için büyük bir EVET’ini varsa şirketiniz doğru yolda. Aksi takdirde sizin için üzgünüm.

1-Dijitalleşme sayesinde müşterilerimize rakiplerimizden 10 kat daha iyi deneyimler yaşatabileceğimiz süreçler ve temas noktaları tasarlıyoruz.

2-Dijitalleşmenin getirdiği verimlilikle rakiplerimizin asla yakalayamayacağı maliyet avantajları yaratıyor, bu avantajı fiyatlarımıza yansıtarak pazarı yıkıyoruz.

3-Şirketimiz mevcut iş modelini dijitalleşmeyle desteklemekten ziyade, dijital araçları kullanarak yepyeni iş modelleri yaratmanın peşinde.

4-Şirketimizin en üst kademelerinde müthiş dijital becerilere sahip insanlar var ve stratejik güçleri artıyor.

5-CEO’muz Getir, Yemek Sepeti, Armut gibi dijital çözümleri bizzat kullanıyor, Bitcoin alıp satabiliyor, bilgisayar oyunu oynayabiliyor.

Tesla Almanları Fena Vurmaya Başladı!

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Tesla’nın yarattığı elektrikli araç transformasyonunun Alman üreticilerin canlarını fena yakacağını defalarca yazdım.

Aşağıda 3 büyük üreticinin geçen hafta yaptığı duyuruların linkleri var. Yıkıcı inovasyon işte tam da böyle bir şey!

MERCEDES

Mercedes 300.000 kişilik iş gücünün %3’ünü, yönetici pozisyonlarının da %10’unu tasfiye ediyor. Yani 10.000 kişi işten çıkarılıyor. Amaç elektrikli araçlara transformasyon için tasarruf sağlamak.

https://www.forbes.com/sites/lisettevoytko/2019/11/29/daimler-plans-10000-layoffs-amid-auto-industrys-electric-vehicle-pivot/#117f58735639

AUDI

Almanya’da 9.500 kişiyi işten çıkararak elektrikli araçlara geçişin zorlu yolculuğunu aşmaya çalışıyor.

https://www.bloomberg.com/news/articles/2019-11-26/audi-to-cull-9-500-german-jobs-to-improve-earnings-over-decade

BMW

BMW prim ödemelerini durdurup, çalışma saatlerini artırıyor. Başka alanlardan yapılacak tasarruflarla birlikte yaratılacak 12 Milyar Avroluk para elektrikli araçlara dönüşüm için harcanacak.

https://www.forbes.com/sites/lisettevoytko/2019/11/29/daimler-plans-10000-layoffs-amid-auto-industrys-electric-vehicle-pivot/#7990cec25639

Kurumsallık Samimiyete Yeniliyor!

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Ford elektrikli otomobili Mustang E Mach’yi büyük bir patırtıyla görücüye çıkarıldı geçenlerde.

Profesyonelce tasarlanmış, Ford’un her detayı en ince detayına kadar planlayan kurumsal yapısını yansıtan, epey de para harcanmış bir organizasyondu.

Oscar’lı Idris Alba’nın hem reklam filminde oynadığı, hem de toplantıyı modern ettiği Mach E tanıtımına, onlarca Ford yöneticisi katıldı ve özenle yazılmış metinlerine sadık kalarak açıklamalar yaptılar. Hip hop dansçıları filan da işin cabasıydı.

Daha sonra Tesla Cybertruck tanıtımı yapıldı.

Ancak son iki haftada geliştirilmiş tuhaf görüntülü bir kamyonet sahneye çıkarıldı. Aracın tasarımcısı önce balyozla girişti Cybertruck’a, sonra da kırılmaz dediği cama bir bilye fırlattı.

Ve cam kırıldı.

Ve Elon Musk ”Fazla mı sert attın?“ dedi ve gülerek ”bilye araca girmedi neyse ki!“ diye de ekledi. Sonra aynı hareketi arka cam için de tekrarladılar ve cam yine kırıldı. Ve Elon yine güldü.

Ve araç kırık camları ile sahnede kalmaya devam etti.

Kurumsallıktan uzak rezil bir sunumdu Elon’unki.Ama araç an itibarı ile 250.000 önsipariş almış ve grafikte de görüldüğü gibi Google aramalarında E Mach’ten çok daha fazla ilgi çekmiş durumda.

Ne dersiniz, aşırı kurumsallığın öldüğü bir döneme mi giriyoruz ne?

Haddini Aş Hikayeleri 18: Michelangelo

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

‘’İnsanlar, benim ustalığımı elde etmek için ne kadar sıkı çalıştığımı bilseler, onun o kadar hayret edilecek bir şey olmadığını anlarlar.’’

Tüm zamanların en büyük sanatçılarından biri olarak kabul gören, Rönesans’ı başlatan, inanılmaz vizyon sahibi ve sıra dışı bir insan olan Michelangelo diyor bunu.

Ben hep derim ki: Yaratıcı deha hikayelerine inanmayın. Büyük yaratıcılar aslında eşek gibi çalışan işçilerdir sadece. Yazıyı okuyunca bana hak vereceğinize eminim.

6 Mart 1475’te İtalya’da bir köy olan Caprese’de doğar Michelangelo. Ailesi, o 1 yaşındayken Floransa’ya taşınır. Ve henüz 6 yaşındayken annesini kaybeder.

Çocuk yaşlarında babasına büyüdüğünde sanatçı olmak istediğini söyleyen Mikelanj’a onun bir iş adamı (tüccar) olmasını isteyen babasının cevabı şu olur: “Hiçbir Buonarroti sadece ellerini kullanarak hayatını kazanmayacak.”

Ondaki ilahi yeteneği hiç göremeyen babası tarafından dayak yer sürekli. Sonunda babası onu bir stüdyoya çırak olarak göndermeyi kabul eder.

Baba korkusuyla, sanatını ellerini kullanmadan icra etmeyi öğrenir.

Hatta bir gün şehri ziyarete gelen bir prens atölyesine uğrar ve onu 5 metre uzunluğunda bir mermer bloğa bakarken bulur. Böylelikle Michelangelo’nun, 4 aydır her gün gelip, bu mermere saatlerce bakıp akşam yemeği için eve döndüğü söylentilerinin doğru olduğunu anlar o an.

Ve dayanamaz sorar prens: ”Ne yapıyorsun?”

Mikelanj cevaplar: ‘’Çalışıyorum’’

3 yıl sonra o düz mermer parçası olağanüstü, bugün dahi gören herkesi büyüleyen Davut heykeline dönüşecektir.

Eserleri

Davut Heykeli

Davut’un yontulduğu mermer orta kalitede, kimsenin beğenmediği ve iyi bir eserin çıkmasının imkânsız olarak görüldüğü bir mermer.

O dönem ”yapamazsın, boşa çabalama” diyen kimseye kulak asmıyor ve farkını konuşturuyor 26 yaşındaki Mikelanj. Kusurlu ve mundar edilmiş malzemeyi alıyor ve dünyanın en güzel eserlerinden birini çıkarıyor ortaya.

Kusursuz eserler üretebilmek için insan anatomisini en ince ayrıntısına kadar inceleyip kadavralarla uğraşıyor.

Davut heykelinin sadece eline bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

4 yıllık çalışma sonucu tamamlıyor Davut’u.

Heykel ilk yapıldığında büyüklüğü ve çıplaklığıyla insanları epey hayrete düşürüyor, hatta bazı kesimlerin ağır eleştirisine maruz kalıyor. Fakat daha sonraları Floransa’nın simgesi haline geliyor. Yapımından bu yana asırlar geçmesine rağmen hala şehrin simgesi durumunda ve senede 1,2 milyon insan hayranlıkla izliyor.

Mermerin içinde hapsolmuş meleği gördüm ve o serbest kalana kadar mermeri yonttum…

Michelangelo

Sistine Şapeli

Şapelin 300’den fazla figür ve Eski Ahit’te tarif edilen 9 sahneyi içeren o muazzam tavan fresklerini tam 4 sene boyunca yerden epeyce yükseklikte, kafası tavana dönük zor bir pozisyonda, geceli gündüzlü çalışarak tamamlıyor. Ayrıca kimseden de yardım almıyor.

Artık dayanacak gücüm kalmadı, boyun kemiklerim sırtıma batıyor “ diyor o dönemde yazdığı bir şiirde.

Kendisinin yapmış olduğu Mahşer Freskosu da yine Sistine Şapelinde.

Pieta Heykeli

Mermere adeta ruh verdiği, insan bedenini kusursuz bir şekilde işlediği bir diğer eseri. Meryem’in İsa çarmıhtan indirildikten sonra onu kucaklamasını tasvir ediyor.

Bu eseri yaptığında henüz 24 yaşındaydı Mikelanj ve o zamanlar çok fazla tanınmıyor.

insanlar bu heykelin başka bir sanatçı tarafından yapıldığı düşünüyor ve bu durum zaten agresif bir insan olan Mikelanj’ı epey kızdırıyor. Sonra gidip heykelin üzerine imzasını atıyor:

“Michael angelus bonarotus florentinus faciebat” yani “bu eser Floransalı Michelangelo Buonarroti tarafından yapılmıştır.”

Bu arada Pieta, Michelangelo’nun imzasını attığı tek eseridir.

Musa Heykeli

İnsanoğlunun gördüğü en önemli, en olağanüstü heykellerden biri daha. Öyle ki Freud’un 40.000 kadar yorum yaptığı bir eser.

Bir rivayete göre, Musa heykelini bitirdikten sonra eserin gerçekçiliği karşısında kendini kaybediyor ve “musa konuş!” diye bağırıyor ve elindeki çekici heykele fırlatıyor. Heykelin dizindeki hafif deformasyonun bu darbeden sonra olduğu söyleniyor.

87 yaşındayken ”hala öğreniyorum” diyen Mikelanj, 88 yaşında hayata veda edene dek resim, mimari, heykel ve yazın alanlarında sayısız eserler üretti. Hatta ölümünden 6 gün öncesine kadar Milano’da bulunan Rondanini Pietà üzerinde çalışıyordu.

Dünyaya güzellik katan o şaheserleri bize miras bıraktı ve gitti dahi sanatçı.

”Birçoğu Tanrı tarafından bu iş için seçilmiş olduğuma inanıyor. Ben de inanıyorum. Yaşlılığıma rağmen pes etmek istemiyorum. Tanrı’ya olan sevgimden dolayı çalışıyorum ve tüm umutlarımı O’na iletiyorum.”

Michelangelo

Muazzam bir sanat eseri mi ortaya koymak istiyorsunuz? ya da dünyayı değiştiren bir girişim kurmak? veya en iyi öğreten öğretmen olmak mı istiyorsunuz?

O halde çok çalışmalısınız, herkesten çok. Tutkuyla çalışmalısınız. Mikelanj’ın hikayesi bize işte bunu anlatıyor.

Çok Başarılı Girişimcilerin Ortak Özellikleri

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Çok başarılı girişimcilerin üç ortak özelliği var.

1) İsyankarlık: Mevcut durumdan hiç memnun değiller ve onu değiştirmek için büyük bir mücadeleye girmeye hazırlar.

2) Özgüven: Dünyayı değiştirebileceklerine tüm kalpleri ile inanıyor, bunu adeta bir sorumluluk olarak görüyorlar.

3) Merak: Bir işi yapmak için uzmanlaşmayı beklemiyorlar. “Bu iş daha şekilde farklı yapılamaz mı?” merakıyla yola çıkıp süreçte öğrendiklerinden ne yapacaklarını keşfediyorlar.

İşin kötüsü eğitim sistemleri bu üç temel niteliği kazandırmak için değil, köreltmek için tasarlanmış durumdalar.

#haddiniaş sloganıma inanıyorsanız kendi eğitiminizi kendi elinize almalısınız. Başka çaresi yok

Haddini Aş Hikayeleri 17: Jack Dorsey

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

“İlginç bir şey yapmak için sıfırdan başlamak zorunda değilsiniz. Dünya üzerinde büyük bir etki yaratabilmek için sıfırdan başlamak zorunda değilsiniz. İyi bir fikriniz olmalı. Diğer insanları bu iyi fikirlerinize ikna etmek zorundasınız. Ve mümkün olduğunca da çabuk olmalısınız.“

Bu sözler, silikon vadisinin en popüler ve genç girişimcilerinden olan, Dünyanın her yerinden milyonlarca kişinin kullandığı sosyal ağ Twitter’in yaratıcısı Jack Dorsey’e ait.

Ve kendisi sosyal medya sitelerinin kurucuları arasından benim favorim olan. Nedenini ise bence yazıyı okuduktan sonra anlayacaksınız.

Twitter’i Kurmadan Önce

Sene 1994, 14 yaşındaki Dorsey, hala bazı taksi şirketleri tarafından kullanılan, birkaç tane açık kaynaklı sevkiyat yönlendirme yazılımı geliştiriyor.

Başarılı bir öğrenci olsa da, Teknoloji devi şirketlerin çoğu kurucusu gibi Dorsey de eğitim hayatını yarıda bırakanlardan.  Missouri Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nde kısa bir süre okuyup New York üniversitesine transfer oluyor, ancak aklına gelen bir fikirle okulu yarıda bırakma kararı alıyor.

2000 yılında arkadaşlarına Blackberry ve e-posta aracılığı ile günlük hayat hakkında bilgilendirmede bulunabildiği basit bir prototip yaratıyor, fakat o zamanlar kimse ilgilenmediği için bu fikrini bir süreliğine ertelemek zorunda kalıyor.

Bir süre sonra Odeo isimli bir Podcasting şirketinde işe başlıyor ve burada ileride beraber Twitter’ı kuracağı Evan Williams, Noah Glass ve Biz Stone ile tanışıyor.

Twitter’in Doğuşu

Çalıştığı Odeo şirketi 2006’da battıktan sonra, rafa kaldırdığı mesajlaşma fikrini tekrar gündeme alıyor ve böylelikle Twitter doğuyor. Twitter alan adını yaklaşık 7.000 dolara satın alıyorlar.

Ve 21 Mart 2006’da Jack Dorsey, ilk tweet’ini atıyor.

Twitter’in CEO’su olduğunda 30 yaşındaydı Dorsey.

Yalnızca 140 karakter sınırıyla, giriş yaptığınızda size ”what are you doing” diye soran, insanların fikirlerini, hislerini paylaştığı ve çoğu insan tarafından saçma bir girişim olarak görülen site, yedisinden yetmişine, siyasi liderinden büyük şirketine, her kesimden insanın kullandığı bir sosyal mecra oluyor ve iletişim yeni bir boyut kazanıyor.

“Yapılmış olanları yapmak için burada değilsiniz.“

Jack Dorsey

Twitter’e gösterdiği özen, fikrini sahiplenişi ve sarsılmaz inancı ile Twitter bugünlere kadar devleşerek geliyor. Bugün konuşma veya etkileşim sitesi olmasının yanı sıra, hem şirketler hem bireyler için çok etkili bir reklam aracı da.

Tek Girişimi Twitter Değil

2008’de CEO’luk görevini Evan Williams devralıyor, Dorsey ise Twitter yönetim kurulu başkanlığına geçiyor.

Ardından Foursquare’a yatırım yapıyor ve Square adlı bir ödeme sistemi şirketi kuruyor.

Square girişimi ise şöyle: Mobil ödeme cihazları ile akıllı cihazlara indirilen bir uygulama sayesinde, müşterilerin kredi ya da bankamatik kartıyla ödemelerini alabilmesine imkan tanıyor, küçük mağaza sahipleri, tüccarlar ve küçük işletme sahiplerine daha az masraflı ve kolay kurulabilir ödeme sistemi sunuyordu.

2011 yılında, bir yıl içerisinde, Square çalışan sayısı 10 kişiden 100’e yükseliyor. Öyle ki şirket, 2015’te dünyanın her yerinden yatırımcıların ilgisini çekiyor ve aldığı yatırımlarla hızla büyüyor.

Ve Twitter şirketi, Kasım 2013’te halka açıldıktan sonra Dorsey sadece birkaç saat içinde milyarder oluyor.

“Bir girişimci olarak şansa bağlı kalmanın yanı sıra geliştirebileceğiniz en güçlü şey; fırsat anlarını tanıma ve kullanma yeteneği geliştirmektir.“

Jack Dorsey

Jack, 2008 yılında MIT Technology Review tarafından en iyi 35 mucitten biri olarak gösterilirken, 2012 yılında ise The Wall Street Journal tarafından ‘Yılın Mucidi’ seçildi.

Bugün kendisinin Mal varlığı 4 milyar dolar dolaylarında.

Çevresi tarafından yenilikçi ve umut veren bakış açısına sahip olması ve her zaman “çözüm odaklı” düşünmesi ile tanınan Jack, sadece girişimleri ve başarıları ile değil, hayat tarzı ile de oldukça dikkat çekiyor.

Jack’in Günlük Alışkanlıkları

Sabah 5’te Uyanıp Buz Gibi Suya Giriyor

Güne sabah saat 5’te uyanarak başlıyor Dorsey ve kalkar kalkmaz buz banyosu yapıyor. Nedenini ise şöyle açıklıyor:

“Hiçbir şey bana, oda sıcaklığından çıkıp buz gibi banyoya girmenin verdiği zihinsel özgüveni veremez. Eğer bu kadar küçük görünen ama can yakan bir şeyi yapmaya iradem varsa, hemen her şeyi yapabileceğimi hissediyorum”

Meditasyonsuz Olmaz

20 yıldır meditasyon yaptığını söyleyen Jack, buz banyosundan sonra bir saatini meditasyona ayırıyor. Akşamları da bir saat meditasyon yapıyor.

İşe Yürüyerek Gidiyor

Eviyle ofisi arasındaki mesafenin 8 km olan Jack, “Yürümekten çok koşuyor gibi görünüyorum” diyor bu mesafeyi kat ederken.

Olabildiğince fazla güneş ışığı almaya çalışıyor ve yürürken podcast dinliyor. İşine saat 09.00’da başlıyor.

Kahvaltının Mutlulukla İlgisini Bulamayanlardan

Evden kahvaltı etmeden çıkıyor ve günün ilk ve tek yemeğini akşam 18:00 ile 21:00 arasında yiyor.

Tercih ettiği yiyecekler ise: balık, tavuk ya da et ve yanında roka salatası, ıspanak ya da brüksel lahanası. Tatlı olarak da orman meyveleri ile bitter çikolata tercih ediyormuş, yanında da kırmızı şarap.

Yemek Yemenin de Mutlulukla İlgisini Bulamamış Olsa Gerek

Cuma akşamından pazar akşamına kadar hiç yemek yemiyor, oruç tutuyor. Neden diye sorulduğunda ise “günlerimiz çok yemek odaklı geçiyor. Oruç tutmak ve meditasyon ile işime ve yönettiğim şirketlere daha iyi odaklanıyorum” diyor.

Jack ile ilgili birkaç bilgi daha:

Kripto Paraların Gücüne En Çok İnananlardan

2019 başlarında  “esnek” ve “prensipli” olarak nitelendirdiği Bitcoin’in sıkı bir hayranı kendisi. Hatta Mart ayında yayınlanan bir podcastte Square’s Cash Uygulaması üzerinden Bitcoin satın alınması için haftalık 10.000 $’lık harcama limitini maksimuma çıkardığını belirtti.

En Sevdiği Twitter Kullanıcısı: Elon Musk

Çünkü onun için Musk tweet’leri ile “varoluşsal sorunları çözmeye ve düşünceleri açıkça paylaşmaya odaklanıyor.” 

Haftada 1 Kez Evden Çalışıyor

Her salı günü, evinin mutfağında çalışarak geçirdiğini söylüyor.

İşte basit bir fikirle yola çıkan, vizyonuna sıkı sıkıya bağlı, sabreden ve sonunda kazanan Jack’in hikayesi.  Genç yaşında sahip olduğu tüm yetenekleriyle, başarılarıyla hepimizin örnek alması gereken bir adam o.

“Bu dünyada görmek istediğini inşa et.”

Jack Dorsey

Bu arada beni Twitter’dan takip etmek isterseniz link’i şöyle bırakıyorum: https://twitter.com/BoraOzkent






Tesla Nasıl Dünyanın En Değerli 3. Otomobil Üreticisi Haline Geldi?

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Tesla (62.97 Milyar $) piyasa değeri olarak Mercedes’i (60.06 Milyar $) aşarak Toyota ve VW’den sonra dünyanın en değerli 3. otomobil üreticisi haline geldi.

Bu değişimin iki temel nedeni var:

Birincisi Tesla hissesinin karlı üçüncü çeyrek sonuçlarından beri yaşadığı ve değerine 20 Milyar dolar katan artış.

İkinci ve daha önemli neden ise dün Mercedes CEO’sunun yaptığı endişe verici açıklamalarla hissede yaşanan %5’lik düşüş.

CEO Ola Kallenius elektrikli otolara geçişin kar marjları üzerinde yarattığı baskıdan yakındığı açıklamasında, Daimler’in transformasyonunun en az iki yıl daha bilançosunu etkileyeceğini söyledi.

Daimler bu karlılık baskısından kurtulmak için aralarında 1100 civarında yöneticinin bulunduğu ve toplam sayısı açıklanmayan çalışanları işten çıkararak 1.4 Milyar dolar tasarruf etmeyi hedefliyor.

Öte yandan gelecek 2 yılda 20 yeni hibrit veya elektrikli model üretmeyi amaçlayan olan Mercedes bunu başarsa bile yeni AB kirlilik sınırlarına ancak erişebilecek gibi gözüküyor.

Hisse senedi fiyatları çok değişken olmakla birlikte Mercedes’in yaşadığı sorunun köklü ve yapısal olduğunu düşünüyorum.

Detaylar aşağıda. Siz ne düşünüyorsunuz?

https://www.bloomberg.com/news/articles/2019-11-14/daimler-ceo-faces-showdown-with-investors-amid-industry-shift