Tesla Nasıl Dünyanın En Değerli 3. Otomobil Üreticisi Haline Geldi?

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Tesla (62.97 Milyar $) piyasa değeri olarak Mercedes’i (60.06 Milyar $) aşarak Toyota ve VW’den sonra dünyanın en değerli 3. otomobil üreticisi haline geldi.

Bu değişimin iki temel nedeni var:

Birincisi Tesla hissesinin karlı üçüncü çeyrek sonuçlarından beri yaşadığı ve değerine 20 Milyar dolar katan artış.

İkinci ve daha önemli neden ise dün Mercedes CEO’sunun yaptığı endişe verici açıklamalarla hissede yaşanan %5’lik düşüş.

CEO Ola Kallenius elektrikli otolara geçişin kar marjları üzerinde yarattığı baskıdan yakındığı açıklamasında, Daimler’in transformasyonunun en az iki yıl daha bilançosunu etkileyeceğini söyledi.

Daimler bu karlılık baskısından kurtulmak için aralarında 1100 civarında yöneticinin bulunduğu ve toplam sayısı açıklanmayan çalışanları işten çıkararak 1.4 Milyar dolar tasarruf etmeyi hedefliyor.

Öte yandan gelecek 2 yılda 20 yeni hibrit veya elektrikli model üretmeyi amaçlayan olan Mercedes bunu başarsa bile yeni AB kirlilik sınırlarına ancak erişebilecek gibi gözüküyor.

Hisse senedi fiyatları çok değişken olmakla birlikte Mercedes’in yaşadığı sorunun köklü ve yapısal olduğunu düşünüyorum.

Detaylar aşağıda. Siz ne düşünüyorsunuz?

https://www.bloomberg.com/news/articles/2019-11-14/daimler-ceo-faces-showdown-with-investors-amid-industry-shift

Ve Sonunda Uzaya Yatırım Yaptım 🚀🚀🚀

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Takipçilerim bilirler, zaman zaman uzay endüstrisinin gelişimi ile ilgili paylaşımlarda bulunuyorum. Çünkü uzayın geleceğin en önemli iş fırsatlarından birisine dönüşeceğine inanıyorum.

Bugün artık inandığım bu gelecek için somut bir yatırımım var. Richard Brandson’un uzay turizmi şirketi Virgin Galactic’in (NYSE:SPCE) hissedarı oldum.

Virgin Galactic 250.000 dolarlık ücretle insanlara uzay deneyimi yaşatacak bir turizm şirketi. Bugüne kadar 1.8 Milyar dolarlık Ar-GE yatırımları var. İlk turistik seferlerine 2020’de başlayacaklar.

Virgin Galactic’in mevcut piyasa değeri 1.8 Milyar dolar civarında. 600’a yakın insan depozitosunu yatırmış durumda ilk tur için. Sefer sayıları arttıkça maliyetlerin düşeceği ve işlerinin büyüyeceği öngörülüyor.

Elektrikli otomobiller, Bitcoin, sefer paylaşım hizmetleri, yapay zeka, suni et, genom editasyonu teknolojisi ve şimdi de uzay. Biraz riskli yatırımları seviyor muyum ne 🤪

Bir iyi şans dileğinizi alırım:)

https://www.cnbc.com/2019/11/09/how-to-invest-in-space-companies-complete-guide-to-rockets-satellites-and-more.html

Almanya’yı Bekleyen Büyük Yıkım

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Resimdeki tabloda Almanya’yı büyük bir yıkımın beklediğini görüyorum.

Almanya yılda 5.1 Milyon araç üretiyor ve bunun %78’ini ihraç ediyor. Otomobiller Alman ekonomisi ihracat fazlasının %50’sini, otomobil sektörü çalışanları ise toplam işgücünün %4’ünü oluşturuyor. Otomobil yoksa Almanya yok yani.

Gelgelelim UBER, Didi ve Lyft gibi araç paylaşım siteleri hızla büyüyor ve otomobil satın alma motivasyonu azaltıyorlar.

Kaldı ki bu hizmetler Tesla ve Google Waymo gibi oyuncuların otonom araçları geliştirmesiyle müthiş ucuzlayacaklar. Bu da otomobil satın almayı zamanla tamamen gereksiz kılacak. Çok daha ucuza bir yolculuk çözümü varken neden araba satın alınsın ki?

Peki otonom sürüşte Almanlar ne durumda?

Gerçek yollarda yapılan otonom araç testlerinde insan güvenlik sürücüleri var oluyor, bilgisayarın hata yapması durumunda müdahale etmek için buradalar.

Google Waymo testlerinde bu müdahale yalnızca her 11.154 milde bir kez gerekiyor. 2018’de Waymo 111 otomatik sürüş test arabasını kullanmış.

BMW ise yalnızca 5 araçla Kaliforniya’daki geniş çaplı saha testine katılıyor ve araçları ancak 4,6 mil yolu sürücü müdahalesi olmadan gidebiliyor.

Mercedes’in testlerdeki 4 aracı ise sadece 1,5 milden sonra sürücüye ihtiyaç duyuyorlar.

Ne diyorsunuz, yıkım geliyor mu?

Haddini Aş Hikayeleri 16: Netflix Nasıl Kuruldu ve Büyüdü?

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Geçmişten günümüze medya ve televizyonculuk ne kadar büyük bir dönüşüm geçirdi değil mi?

Televizyonun her evde bulunmadığı, tek kanallı, siyah-beyaz yayıncılığın olduğu, bize ne sunulursa onu izlediğimiz dönemlerden geçtik. VCD, DVD, kasetler ile film izlediğimiz dönemlerimiz oldu. Sonra bilgisayarın ve internetin iyice yaygınlaşmasıyla internetten film indirip izleme dönemi geldi. Bir filmin inmesi için saatlerce beklediğimiz o karanlık dönem… Derken online film izleme sitelerinin çıkması ve gelişmesiyle biraz olsun rahatladık.

Sonra Netflix geldi, ‘’Ey izleyiciler, kurtaracağım sizi tüm bu çilelerden’’ diyordu adeta. 🙂

Bugün istediğimiz zaman, istediğimiz yerde, takılma veya indirme derdi olmadan dizi ve filmlerimizi izlediğimiz Netflix’imiz var artık.

Alanının en büyüğü olan Netflix, dünyada yaklaşık 150 milyon üyeye sahip bir online medya servis sağlayıcısı ve çok büyük bir kitlenin alışkanlıklarını değiştirmiş durumda.

Peki bunu nasıl başardı dersiniz?

Kuruluş ve Büyüme

Yıl 1997… DVD’nin henüz yeni çıktığı dönemler. Reed Hastings ve Marc Randolph DVD işinin ivme kazanacağını düşünerek bir DVD satış ve kiralama şirketi kuruyorlar. Hem de film kiralamak isteyenlerin her seferinde film dükkanına gitmek zorunda kalmayacağı bir şirket. Sadece izlemek istediklerini seçip Netflix ile iletişime geçmeleri yeterliydi. Seçilen filmler kargo ile izleyicilere gönderilecekti.

Yıl 1998… Netflix internet sitesini açıyor. Sonra bu site üzerinden bazı anket ve testler ile izleyicinin beğenilerini ve ilgi alanlarını analiz etmeye başlıyor. Çünkü izleyicinin ilgisini çekebilecek önerilerde bulunmayı amaçlıyorlar. Bu arada 30 çalışan ve 925 DVD ile hizmet veriyor ve kira başına ödeme alıyor.

Yıl 1999… Marquee Program isimli bir aylık ödeme sistemi başlatılıyor. 4 DVD aylık olarak 15,95 dolara kiralanabiliyor son teslim tarihi bulunmuyor.

Bu dönemlerde 100.000 DVD kiralamaya başlıyorlar ve kişiselleştirilmiş film öneri sistemi kullanmalarının faydalarını görmeye başlıyorlar.

Yıl 2000… Ve aylık sınırsız DVD kiralama sistemi aktifleştiriliyor.

İnsanlar film kiralama mantığını iyice içselleştirmişlerdi artık. Hatta Sinematik eşleşme sayesinde benzer profile sahip kullanıcılar birbirlerine film öneriyorlardı.

Yıl 2002 ve şirket halka açılıyor. 2005’e gelindiğinde dağıtım yerleri iyice artıp 2005 sonunda 4,2 milyon üye sayısına yükseliyor.

Yıl 2007… Netflix için dönüm noktası diyebiliriz. Şu anki modelinin şekillenmeye başladığı zamanlar, yani internet üzerinden yayına geçiliyor. Kullanıcıların istedikleri zaman istedikleri istedikleri yerden film izleyebilecekleri bir sistem. Üyelikte ise 6 saate kadar yayınlar için ücret 5,99 dolar, 18 saate kadar olan yayınlar için ücret 17,99 dolar olarak belirleniyor.

Yıl 2008… Rakipleri Apple ve Hulu’nun yükselişe geçmesiyle saati 1 dolara sınırsız yayın özelliği başlatılıyor. Yayın alanını genişletmek için Xbox 360 oyun konsolu, Blu-ray disk çalarlar ve TV set üstü kutularında yayın yapılması için tüketici elektroniği firmalarıyla ortaklığa gidiliyor. 2009’da ise PS3 oyun konsolu, internet bağlantılı televizyonlar ve diğer cihazlardan yayın yapmak için ilgili firmalarla ortaklığa gidiliyor.

Yıl 2010… Netflix’in IOS uygulaması yayına alınıyor.

2010’da Kanada’da, 2011’de Karayipler ve Latin Amerika’da, 2012’de başta İngiltere ve İrlanda olmak üzere Avrupa’da faaliyet göstermeye başlıyorlar ve bu dönemde hisse değerleri %200’den fazla artıyor.

Bu arada bir şey fark ediliyor: Yayınladıkları film ve diziler başka kaynaklarda da yayınlanıyor. Bu yüzden kendi yapımlarını piyasaya sunmaları gerektiğini düşünüyorlar ve “Netflix’ten başka yerde olmayan” dizi ve filmlere yoğunlaşıyorlar.

Ve gelsin Netflix Originals serisi!

Yıl 2013… İlk orijinal içerikleri olan House of Cards’ı yayınlıyorlar. Büyük ses getiren ve çok sayıda ödül alan bu dizinin de etkisiyle yıl sonuna kadar Netflix’in hisse senetleri 3 kat değerleniyor.

Ayrıca tek seferde beş profile kadar profil oluşturma özelliği de bu dönemde getiriliyor.

2014’te yayınlandığı ülke sayısı iyice artmış ve üye sayısı tüm dünyada 50 milyona ulaşıyor.

Yıl 2015… Epix ile olan ortaklıklarına devam etmek yerine orijinal içeriklere odaklanma kararı alıyorlar ve haliyle film kütüphanesinde de azalma oluyor. Sonrasında ilk büyük güncelleşme gerçekleştiriliyor.

Aynı yıl Netflix çalışanlarına sınırsız annelik babalık izni veriliyor ve sınırsız tatil imkânı da sunuluyor. Çünkü şirketin başarısının çalışanlarının mutluluğunu ile mümkün olduğunu söylüyor kurucularından Reed Hastings.

Yıl 2016… Çocuklar için özel içerikler kısmı aktifleştiriliyor.

İçeriklerin çevrimdışıyken de izlenebilmesi özelliği getiriliyor.

Yıl 2017… İnteraktif izleme seçenekleri aktif ediliyor. Black Mirror Bandersnatch buna bir örnek.

Yıl 2019… Son açıklanan verilere göre üye sayısı 150 milyona yaklaştı. Yani 20 yılda sıradan bir DVD kiralama şirketinden dev bir markaya dönüştü. 

Kurucuları Reed ve Mark tarafından dahice yönetilen bir şirket Netflix.

Neyi farklı yaptı bu adamlar?

  • Fırsatları çok iyi değerlendirdiler, dönüşüme hızlı ve çok akıllıca ayak uydurdular.
  • Yerelle yetinmediler, dünyaya açıldılar.
  • Ucuz fiyat politikasını benimsediler. Kurulduğu günden bu yana kaliteli ve reklamsız yayın yapılıyor ve rakiplerine göre fiyatları oldukça uygun.
  • Müşterilerini tanıyorlar ve onların memnuniyetine çok önem veriyorlar. Anket ve değerlendirmeler sonucu kullanıcı isteklerine göre hareket ediyorlar.
  • Yapay zekayı işe dahil ettiler. Derin öğrenme ve yapay zekadan yararlanarak insan beyninin nasıl çalıştığını çözmeye çalışan bir şirketten bahsediyoruz. Kullanıcıların izlediği içeriklerde neyi sevdikleri analiz ediyor ve buna uygun önerilerde bulunuyor. Bu arada kurucularından Hastings, Stanford Üniversitesi’nde yapay zeka alanında yüksek lisans yapmış.
  • Yenilikçi bir yönetim anlayışları var. Şirket çalışanlarına piyasanın üzerinde maaş veriyor ve çalışanlar maaşlarının ne kadarlık kısmını nakit veya stok opsiyonu alabileceklerine kendileri karar veriyorlar.

Çok Sevdiğim Hikayeler

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

2000 yılında girişimcileri Netflix’i dev video film kiralayıcısı Blockbuster’a 50$ milyon dolara satmak istemişler.

Netflix kurucularından Marc Randolph ”bize güldüler” diyor Blockbuster yöneticilerinin teklife tepkisini anlatırken.

Bugün Netflix’in piyasa değeri $127 milyar dolar. Blockbuster tabelası ise çalışanlarının sahiplendiği 1 adet sembolik mağazanın vitrinini süslüyor sadece.

2009’da Mercedes Tesla’ya 50 milyon dolar yatırım yaparak %10 hissesini almış. Bu para Tesla’nın 2008 finansal krizini atlatmasını sağlamış, yoksa şirket batıyormuş.

2014’e gelindiğinde Mercedes Tesla Model S’in kendi lüks araçlarına rakip olmaya başladığını düşündüğünden %10 hissesini yaklaşık 780 milyon dolara satmış. Kar hiç fena değil işin doğrusu: 730 milyon dolar.

Bugüne geldiğimizde ise Tesla 60.48, Mercedes ise 63.33 milyar dolar piyasa değerine sahipler. Yeni Mercedes hissesini satmasaydı karı 6 milyar doları bulmuş olacaktı.

Ama daha da önemlisi belki Mercedes Tesla ile işbirliğini sürdürse elektrikli araç üretiminde bu kadar geride kalmayacaktı. Kimbilir?

Siz de sevmiyor musunuz böyle hikayeleri:)

Haddini Aş Hikayeleri 15: Neri Oxman

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Sanatın, tasarımın, bilim ve mühendisliğin tek bir insanda vücut bulmuş halini hayal edebiliyor musunuz?

Bu insanın büyük ölçekli bir değişim yaratmak için muazzam fikirleri var. Ortaya koyduğu eserlerle madde ile çevre arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlıyor adeta. Onun bir modeli var ve o da DOĞA.

Kim mi? Neri Oxman’dan bahsediyorum. Hikayesini okuduğunuzda vizyonuna ve misyonuna hayran kalacağınıza, birçoğunuza ilham vereceğine eminim.

1976’da İsrail’de doğan Neri, kendini şöyle tanımlıyor:

‘’Benim adım Neri ve ben bir sürü şeyim. Hayfa, İsrailde büyüdüm, mimari eğitimi aldım, tıp okudum ve şu anda MIT’de pröfesörüm.’’

Birbirinden ilginç çalışmaları, yepyeni malzeme türleriyle yaptığı tasarımlar ile tanınıyor Neri. Ekolojik ürünler ve 3D giydirilebilir teknolojiler alanında sıra dışı ve çok ciddi çalışmalar gerçekleştiriyor.

Neden bu alanlarda çalıştığını ve vizyonunu söylediği şu sözlerden anlayabiliriz:

‘’İnsanlar binlerce yıldır tuğlayla ve harçla, çelikle ve camla binalar yapıyorlar. Ama bu malzemelerin yanı sıra karbon fiber ve plastiği de geliştirdik. Bu malzemeler de gezegenimiz de bir iz bıraktı. Bundan kurtulmanın yolunu tasarlayabilir miyiz? Hayatta kalmak istiyorsak, bundan kurtulmanın yolunu tasarlamalıyız. Bundan sonra ne yapacağımıza karar vermek bize düşüyor.’’

‘’Ben doğa için, doğayla bir ve doğaya uygun yeni malzemeler tasarlamaya odaklanıyorum.’’

İnsanoğlu başından beri tek amaçlı malzemeler ile üretim yapıyor. Fakat artık bu çağda bambaşka olanaklara sahibiz.

Dünyadaki plastik kullanımını tamamen bırakabilmek için tamamen doğal materyallerden yapılacak biyo-uyumlu yapılar tasarlıyor, doğal çevreyle yakından bağı olan teknolojiler üzerinde çalışıyor Neri.

İşte çalışmalarından örnekler;

Sürdürülebilir Prensiplere Uygun Dijital Üretim Sistemi

Oxman ve ekibinin geliştirdiği bu sistemde, robotik 3B yazıcı ve sentetik biyoloji bir arada kullanılıyor.

Üretim malzemesi olarak okyanustaki asırlık kabuklulardan elde edilen su bazlı polimer kullanılıyor. Bu, okyanusta en bol miktarda bulunan yenilenebilir polimer ve gezegendeki ikinci en fazla bulunan polimer olan, eklem bacaklı ve kabukluların dış iskeletini ve kabuğunu oluşturan oldukça dayanıklı ve esnek bir organik madde olan kitinden yapılıyor.  

Bu sistemde üretilen her bir bileşen, hava ile temas etmesi halinde katılaşıyor, su ile temas ettiğinde ise biyolojik olarak bozunuyor. Yani atık olarak çevreyi tehdit etmiyor.  

Aşağıda gördükleriniz 3b baskı ile üretilmiş parçalar. Üretilen parçalar kolayca birleştirilebiliyor. Bu yüzden sistemin, geçici mimari bileşenlere sahip ürünler ve geri dönüştürülebilir ürünler için kullanılması söz konusu.

Vespers Serisi

Bu seri ise hayatın tasarlanabilmesi fikri ile hazırlanmış, genetik makyaj ve maskelerden oluşan bir seri.  

Aşağıda geleceğin giyilebilir arayüzler ve genetik makyajlarını hayal eden Oxman’ın Vespers serisinden metamorfoz aşamalarını görüyorsunuz.

Fiber Robot Ordusu

Kendi etraflarına fiberglas filament sararak tübüler yapıları inşa eden bir robot ordusu bu.

Ordudaki her robot birbiriyle aynı ve eş zamanlı çalışıyor. Maksimum 4,5 m yükseklikte, kendini taşıyan kompozit tüpler inşa etmek için fiberglas sargı sistem kullanılıyor.

Oxman, “Fiberler geleceğin tuğlaları. Fiberler; birimler, binalar ve ortamlar arasında veri taşıma ve transfer etme dahil olmak üzere, tüm ölçeklerde ve uygulamalarda, her yerde karşımıza çıkacak.” diyor.

Ekip, sistemi açık havada test ediyor ve 16 robot 4,5 metre yüksekliğinde bir yapı inşa etmeyi başarıyor. Kurulum ve üretim süreci ise totalde 12 saat sürüyor. Dokunan fiberlerin ürettiği bu yapı, sonbahar ve kış mevsimini kapsayan yedi ay boyunca hasar görmeksizin alanda varlığını koruyabildi.

Akustik Koltuk

Bu koltuk hem sıra dışı doku yüzeyi ile sesi emebiliyor hem de oldukça rahat ve sağlam.

İlham için ise her zaman olduğu gibi doğaya döndüklerini söylüyor Neri.

Yüzeyi 44 farklı özellikten oluşuyor. Sertliği, şeffaflığı ve rengi baskı uyguladığı vücut kısmına göre değişen materyallerden bastık. Tıpkı doğada olduğu gibi yüzeyi, fonksiyonuna başka bir parça ekleyerek değil, fakat hassasça materyalinin yapısını sürekli değiştirerek ayarlıyor’

Wanderer Koleksiyonu

Wanderer, 3 boyutlu yazıcılardan elde edilen ürünlerden oluşan, sanat, moda ve bilimin kesiştiği bir koleksiyon.

Yarattığı bu koleksiyon ile ilgili şunları söylüyor Neri:

”Gezegenler arası seyahatlerde sürdürülebilir yaşamı destekleyebilecek kıyafetler yaratmaya çalıştık. Bunu başarmak için bakterileri hem hapsetmeye hem de akışlarını kontrol edebilmeye ihtiyacımız vardı. Tıpkı periyodik tabloda olduğu gibi biz de kendi element tablomuzu yarattık. Bilgisayarlarla türetilmiş, 3 boyutlu basıcılarla basılmış ve biyolojik olarak birleştirilmiş yeni yaşam formları ürettik.”

”Irkımızın dünyada ve başka gezegenlerdeki geleceği hakkında tahmin yürütme, bilimsel mantığı bolca gizem ile birleştirme ve makine çağından uzaklaşıp vücutlarımız, içimizdeki mikroorganizmalar, ürettiğimiz ürünler ve hatta binalarımız arasında yeni simbiyotik bir çağa adım atma olanağı sağlıyor. Ben bu kavrama materyal ekoloji diyorum.”

Bunlar gibi daha birçok projesi olan Neri’nin günümüzün Leonardo Da Vinci’si olarak anılmasına şaşmamak gerek.

Bu noktaya gelene kadar çok fazla eleştiriye maruz kalsa da, vizyonunun peşinden koşmayı asla bırakmıyor.

İşine aşık, tutkuyla bağlı bu kadın insanlara çok saçma ve yapılması imkansız gibi görünen şeyleri başarıyor. Ve bizleri tasarım bazlı bir doğadan, doğa bazlı bir tasarıma geçirecek, yepyeni bir tasarımcı anlayışa davet ediyor.

”Einstein’in çok sevdiğim, meşhur bir sözü vardır. Hayatı yaşamanın iki yolu vardır. Birincisi, hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak. İkincisi ise her şey bir mucizeymiş gibi yaşamak. Ben ikincisiyim.”

– Neri Oxman

Bitcoin’in Temsil Ettiği Değerler

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Herkes Bitcoin’in kısa vadeli fiyat hareketlerine o kadar odaklı ki, onun nasıl radikal bir değişimi temsil ettiğini gözden kaçırıyorlar.

Oysa bir ”Bitcoin Maksimalisti“ (uzun vadede Bitcoin’n baskın değer saklama birimi olacağına inanan insanlara verilen genel isim) olarak benim asıl odaklandığım konu Bitcoin’in temsil ettiği değerler.

Bu değerlerin en başında adem-i merkeziyetçilik, yani bir merkeze bağımlı olmamak geliyor.

Bu hafta Garanti Bankası’nın başına gelen dijital saldırıyı ya da Trump’ın bir twiti ile ABD Dolarını nasıl hareketlendirebildiğini gözönönüne alırsanız, Bitcoin’in herhangi bir merkeze bağlı olmayan ve bu nedenle de saldırılara çok daha dayanaklı ve saçma politikacı kararlarından etkilenmeyen yapısını takdir etmemem mümkün değil.

Bitcoin’in küreselliği, sınır ve devlet bağımsızlığı da beni büyüleyen unsurları. Ve tabii ki tamamen dijital olmasından dolayı yaşattığı inanılmaz müşteri deneyimi de öyle.

Bitcoin kurulu ve güçlü finansal ve siyasi düzene öyle doğrudan saldırıyor ki, dev ve sert bir dirençle karşılaşması çok doğal.

Bitcoin dirençten kurtulup benim gibilerin hayal ettiği geleceğe ulaşacak mı bilemem. Ama Bitcoin’li bir dünyanın Bitcoin’siz bir dünyadan çok daha iyi bir yer olacağına eminim.

Otonom Sürüş Teknolojisi Neden Ölümlere Yol Açmadan Gelişemez?

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Otonom araçlar trafik kazalarının en iyi çözümü olacaklar gelecekte. Ama o parlak geleceğe giden yolda otonom araçların karışacağı yaralanmalı ve ölümlü kazalar kaçınılmaz.

Bu ilginç paradoksu anlatıyorum videomda. Videoda hikayesini anlattığım otonom sürüşün gelişimi adına oğullarını ”şehit“ veren ailenin dramını yaşayacak başka insanlar da olacak ne yazık ki!

En Büyük Yıkıcı Elon Musk

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Herhalde Elon Musk kadar tartışmalara konu olan bir iş insanı daha olmamıştır.

Hem benim gibi onu çok sevenler, hem de ondan çok nefret edenler çok güçlü ve radikal kamplar oluşturuyorlar.

Bu sert ayrışmanın nedenleri arasında Elon’ın egzantrik kişiliği sayılabilir elbette. Herkesin seveceği türden birisi değil O.

Ama esas sorun Elon Musk’ın girişimleri ile ne çok endüstriyi yıkmaya başladığı, yakında yıkacağı ya da en azından yıkmaya niyetlendiği.

Resimdeki tabloda Elon Musk girişimlerinin doğrudan saldırdığı ve geri dönülemez şekilde değiştirmeyi hedeflediği iş kollarının bir özeti var. Bu kadar çok düşman edinmesine şaşmamak lazım.

Elon SpaceX’de ve Tesla’da çok yol alsa da, bütün bu savaşlardan galip çıkacağını ben bile düşünmüyorum.

Ama Musk çok daha kolay para kazanmanın yolları varken (mesela sosyal medya girişimleri), dünyanın en büyük sorunlarını çözmek için dünyanın en büyük güçlerini karşısına almaya cesaret ettiğinden, yolun sonuna kadar elimden gelen her destekle yanındayım.

Go Elon Go! Haddini aşmaya devam et.

Deepfake Videolarda Yeni Dönem

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Başımız büyük dertte. Deepfake videolarda yeni bir döneme giriyoruz!

Artık sadece yüzünüzü değil, tüm vücudunuzu temsil eden deepfake videolar üretilebiliyor.

Ağustos 2018’de Berkeley Üniversitesi ”Everbody Dance Now“ (Şimdi herkes dans etsin) isimli bir videoda profesyonel dansçıların figürlerini amatörlere uyarlayarak, yeni deepfake uygulamalarının gidebileceği yeri gösterdi.

Bu yılın Nisan ayında ise Japon yapay zeka şirketi Data Grid bir yapay zeka uygulaması geliştirerek, giyim perakendecilerine sanal insan vücutları üzerinde ürünlerini gösterebilecekleri bir video uygulaması sundu.

Çin’li deepfake uygulaması Zao bu yeni teknoloji profesyonellerin elinden alıp amatör youtuberlerın kullanımına sunmaya çalışıyor. Kötü niyetli youtuberlerin bu teknolojiyle neler yapabileceklerini hayal bile etmek istemiyorum.

Bu tür videoları kullanan medyaya bir isim bile verilmiş: Sentetik Medya.

Gerçekten dünya ilginç bir yere dönüşüyor.

Şimdi de size bir soru: Siz bu teknolojiyi kullanarak kimin için nasıl bir fakevideo hazırlamak isterdiniz? 🙂

Mesele ben Elon Musk’la bir Tesla Roadster’de takıldığım bir video çekmeyi çok isterdim:)

Haddini Aş Hikayeleri 9: Konaklamada Kuralları Yıkan Airbnb Nasıl Kuruldu?

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Yıl 2007 , San Francisco’da aynı evi paylaşan 2 arkadaş Brian Chesky ve Joe Gebbia ev kiralarını ödemekte zorlanmaya başlarlar. Ne yapsak diye düşünürlerken, bir şey fark ederler: Yaşadıkları yere etkinlikler dolayısıyla çok sayıda ziyaretçi akın etmekte ve insanlar otel bulmakta (özellikle uygun fiyatlı olan) zorlanmaktadırlar.

İki kafadar fırsat bu fırsat deyip evlerinde bulunan 3 şişme yatağı kiralamaya ve kahvaltı servisi vermeye karar verirler. Sonra hemen airbedandbreakfast.com adında basit bir web sitesi kurar ve 1 gecelik konaklama ve kahvaltıyı 80 dolar olarak belirlerler.

Ve ilk misafirleri gelir. 2 erkek ve 1 kadın sorunsuz şekilde konaklar, paralarını öder ve giderler. Misafirleri gittikten sonra Joe ve Brian bunun çok büyük bir fikir olabileceğini düşünmeye başlarlar. Eski oda arkadaşları Nathan’ı da kurucu ortak olması için çağırarak bu fikri işe çevirmeye karar verirler.

Bu arada ortaklardan Brian’ın, girişimciliğe dair hiçbir tecrübesi yoktur o zamanlar. Hatta ilk başlarda melek yatırımcı veya yan destek kavramlarının ne anlama geldiğini bile bilmediğini söyler sonraları. Fakat Brian o dönemde bıkmadan usanmadan ihtiyacı olan her türlü bilgi ve önerileri almak için birçok tecrübeli ismin kapısını çalar.

AirBnb’nin kurucuları 2008 yılında siteyi değiştirip, yeni versiyonuyla yatırımcıların kapısını çalarlar. 15 melek yatırımcı ile görüşürler, 8 tanesinden red cevabı alırlar, diğer 7 tanesi kaale alıp randevü bile vermez.

Tabi girişimciler tüm bunların morallerini bozmasına izin vermezler. Fikirlerine olan inançlarını asla yitirmezler, fakat o sıralar site para kazandırmadığı için yeni fikirler üzerine düşünürler.

Ne yapsak ne yapsak derken, seçimlerin öncesinde kahvaltılık gevrek kutularını üzerine sınırlı sayıda uyarısı ekleyerek Obama O’s ve Cap’n McCains’lere dönüştürürler ve bu kutuların tanesini 40 dolardan satmaya başlarlar. Toplamda 30.000 dolar kazanırlar. Üç kafadar bu sayede ArBnb’de yaşadıkları finansal sıkıntıları aşmaya çalışırlar.

Ve sonunda bu 3 arkadaşın potansiyelini birisi fark eder.

Kim mi?

Paul Graham.

Graham gençleri şirketin küçük bir hissesi karşılığında parasal destek ve mentorluk sunan ünlü bir girişim hızlandırma programı “Y Combinator” a davet eder.  

Gelgelelim Air Bed and Breakfast, Y Combinator’un girişim hızlandırma programı sürecinde de birçok yatırımcı tarafından reddedilir ve çok saçma bir fikir olarak görülür.

Reddedenler arasında olan ünlü risk yatırımcısı Fred Wilson, birkaç yıl sonra büyük bir hata yaptığını kabul eder ve şunları dile getirir:

“Oturma odasına konulan şişme yatakların ileride otel görevi göreceğini anlayamadık ve bu teklifi değerlendirmedik. Diğer şirketler bizim de gördüğümüz takımı gördü, potansiyellerinin farkına vardı, onlara bütçe sağladı ve gerisini zaten siz de biliyorsunuz.”

2009 yılına gelindiğinde girişimciler sitede birtakım yeniliklere giderler. Çünkü sistem bir türlü büyümemekte, olduğu yerde saymaktadır.

Önce fazla komplike olan ismi değiştirip Airbnb yaparlar ve site tasarımını da insanların 3 tıkla kalacak yer ayarlayabilecekleri bir hale getirirler.

Sitedeki fotoğrafların hiç çekici olmadığını fark eden ortaklar New York’taki kullanıcıları ziyaret ederek, listelenmiş evlerin tek tek profesyonel fotoğraflarını çekerler. Sonrasında şirket büyümeye ve gelişmeye başlar. Sadece paylaşımlı daireler değil her türlü konaklamaya kadar genişletirler.

Ve 2009 Mart’a gelindiğinde artık Airbnb’de 2500 ilan ve neredeyse 10 bin kayıtlı kullanıcı yer almaktadır. 1 ay sonra ise uzun zamandır bekledikleri yatırımı alırlar: Sequoia Capital şirketinden 600 bin dolar!

AirBnbn kurucuları sonunda ekonomik açıdan rahatlamışlardı.

Şişme yataklarını kiraya vermelerinin üzerinden 4 yıl geçtiğinde Airbnb artık 89 ülkede kullanılmaya başlamış, 1 milyon rezervasyon almıştır.

Aynı yıl, yani 2011’de silikon vadisi yatırımcılarından 112 milyon dolarlık büyük bir yatırım daha alırlar ve şirketin değeri 1 milyar doların üzerine çıkar.

AirBnb’nin 2014 yılında kiracılar ve yasalarla başları derde girer.

Belediyeler, Airbnb kiralık evlerine izin vermemeye başlarlar. Hatta New York’ta kısa dönem ev kiralamanın yasaklanacağı ve kiralayan her ev sahibine para cezası kesileceği söylenip ev sahiplerine gözdağı verilir. Sonrasında da birçok şehir yasasında 30 günden az süreyle ev kiralamak kanunsuz olarak belirlenir.

Tüm bunların üzerine Airbnb “Hiçbir yere ait olmama” vaadine uygun davranır. Otel vergisi toplamaya ve bu vergileri belediyelere vermeye başlar. Ayrıca toplum sözleşmesi gereği verilerini de belediyelerle paylaşır.

Beş parasız iki arkadaşın, 3 şişme yatakla kurduğu şirket, bugün misyonunu “Herkesin, her yere ait olduğu bir dünya yaratmak” olarak tanımlıyor.

Ve Airbnb, 35 milyar doların üzerinde bir piyasa değeriyle 190’dan fazla ülkede, 81 bin şehirde, 6 milyon sevilerinde konaklama yeri listesine ve 40 milyondan fazla kullanıcıya sahip.

Kurucularından Brian Chesky şöyle diyor:

“Bir şirket açtığınız zaman, bu bilimden çok sanattır çünkü tamamen bilinmezliklerle doludur. Gündemde olan problemleri çözmeye çalışmak yerine, sizin için son derece kişisel olan problemleri çözmeye çalışın. Sıradan bir insansanız ve sadece kendi probleminizi çözerseniz, milyonlarca insanın da problemini çözmüş olabilirsiniz.”

Hayat Sandığından da Kısa Dostum!

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Eğer 80 yaşına kadar yaşayacaksan ve bugün 30 yaşındaysan önününde 50 yıllık bir hayat var demektir. Yani 18.250 gün.

Ne var ki günde 8 saatlik ortalamayla 146.000 saat, yani 50 yılın 6.000 gününde uyuyacaksın. Geriye kaldı 12.250 gün.

Yıllık ortalama çalışma günü sayısı 240.

65 yaşında emekli olacaksan 35 yılda 8.400 gün mesain var. Ortalama mesai 8 saatse ve yola 2 saat harcıyorsan hayatının en az 84.000 saatini işe vereceksin demektir.

Bu durumda geriye kalan hayatın 8.750 güne düşüyor.

Günde 2-3 saatini kişisel bakım ve market alışverişi gibi angaryalara ayırdığını varsayabiliriz. Yani yaklaşık 40.000 saatin veya 1.600 gününü de bu işlere gidecek.

Evet dostum, maalesef hayat beklentin 7.150 güne inmiş durumda. Sadece 7.150 güne. Yani kabaca 20 yıla. Ki, bunun 15 yılı da 65’inden sonra.

İnşallah sağlık sorunları yaşamazsın. Tabii eğer işinden çok zevk alıyor ve onu hayatından bir kayıp olarak görmüyorsan başka dostum. Ama eğer öyleysen bil ki süper şanslı azınlıktasın. Araştırmalar işinden mutlu insanların çok az olduğunu gösteriyor.

Şimdi sorum şu sana: Eğer bu süper şanslı azınlıktan değilsen ne yapacaksın dostum? Bu kadar kısacık bir ömre razı mısın hakikaten?

Yoksa hemen bugün bir şeyler değiştirmeye başlayacak mısın?

Haddini Aş Hikayeleri 6: İntiharın Kıyısından Dönüp KFC’yi Kuran Adam

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

“Hiçbir işe yaramayan bir adamım, yaşamamın ne anlamı var ki?” diyen bir adam, nasıl olur da hikâyenin sonunda arkasında milyonlarca dolar değeri olan bir marka ve ilham veren bir başarı hikayesi bırakabilir?

Bu yazımda, KFC’nin kurucusu Harland Sanders’in hikayesini anlatacağım ve girişimciliğin sadece harika bir fikir bulmaktan ibaret olmadığını, cesaret, azim ve kendine güvenden beslendiğini bir kez daha hatırlayacağız. 

Henüz ufacık bir çocukken, 5 yaşında babasını kaybeden bir adam Sanders. Annesinin işe girmesiyle mecburen kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenir.

Küçük yaşta yemek yapmaya başlar, gelecekte dünyanın en büyük restoran zincirlerinden birinin kurucusu olacağından habersiz… Tek derdi kardeşlerinin karnını doyurmak. Aşçılık yeteneği de bu dönemlerde ortaya çıkmaya başlıyor.

10 yaşındayken çalışmaya başlar. Henüz 16 yaşındayken okulu bırakma kararı alır. 17 yaşına geldiğinde dört farklı işten çıkarılmıştı küçük Sanders.

Annesi yeniden evlenir, üvey babasından gördüğü şiddete dayanamayarak evden kaçar ve kimliğindeki doğum tarihini değiştirerek Amerikan ordusuna katılır.

18 yaşına geldiğinde ordudan ayrılır ve Josephine King ile evlenir. 22 yaşına kadar trenlerde kondüktörlük yapar. Bu evliliğinden 3 çocuğu olur fakat tek oğlu olan Harland, çok fazla yaşayamaz.

Yine bir darbe ve işinden kovulur Sanders. Bu olaydan sonra karısı 2 kızını da yanına alıp onu terk eder. Hem işinden hem çocuklarından olmuş, yapayalnız, çaresiz bir şekilde hayata tutunmaya çalışan bir adam oluverir birdenbire.

Sigortacılık, kaptanlık, çiftçilik gibi farklı işlerde çalışır. Hatta bir dönem hukuk okumaya karar verir, fakat hiçbirinde başarılı olamaz. Kendisini 40 yaşını geçtiği halde bir baltaya sap olamamış, bir işe yaramayan zavallı bir adam olarak görür ve intihar etmeyi düşünür.

İşte hayatı sorguladığı, tabiri caizse dibi gördüğü bu dönemde hayatını değiştirecek şu düşünceler geçer aklından: ‘’ Yemek yapmayı çok seviyorum ve bu konuda çok iyiyim. Neden bir dükkân açmıyorum ki?’’

Corbin isimli bir kentte, benzin istasyonu, cafe ve motel satın alarak kendi işletmesini kurar Sanders. Yemekleri, özellikle soslu kızarmış tavukları o kadar lezzetlidir ki zaman içerisinde ünü tüm eyalete yayılır. Hatta Kentucky Valisi ona eyalet mutfağına yaptığı katkılardan dolayı ‘’Kentucky Albayı’’ lakabını verir.

Bu unvanı layığıyla taşımak isteyen albay, görünümüne büyük özen gösterip beyaz takım elbisesi ve siyah papyonu olmadan dışarı çıkmaz. Bu şık ve orijinal stilin zaman içinde onunla bütünleşerek, tüm dünyanın tanıdığı bir ikon haline geleceğini bilmeyenimiz yoktur sanırım.

Albay, işleri büyük ölçüde yoluna koysa da büyük bir sınavdan daha geçecektir. 

Sanders’ın hizmet verdiği, herkesin uğrak noktası olan yol, yeni yapılan bir otoban yüzünden kullanılmaz hale gelir,müşterilerinin sayısı gittikçe azalır ve sonunda biriken borçlarını ödeyebilmek için her şeyini satmak zorunda kalır. Ve evet, artık 66 yaşında, bütün servetini kaybetmiş, elinde sadece 105 dolarlık emekli maaşı kalmış bir adamdır.

Ne yapacağı konusunda bir süre düşünür ve sonunda elindeki özel bir tarifle ülkedeki restoranların kapısını çalmaya karar verir. Rivayete göre 1008 restorandan ret cevabı alan yaşlı adam gittiği 1009. Restorana teklifini kabul ettirmeyi başarır ve sattığı her tavuk için 5 sent komisyon almaya başlar.

Sanders’in lezzetli tavukları çok sevilir ve kısa zamanda satışlar büyük hızla artar.  1960’lara gelindiğinde ABD’deki yüzlerce restorana franchise verir.

Geç de olsa bolluk içinde yaşamaya başlar.

KFC artık bir efsane olmuştu. Albay Sanders, şirketin resmi yüzü olarak kalması şartıyla, şirketini 2 milyon dolara John Brown Jr.’a satar ve şirketin resmi yüzü olduğu için de her yıl kendisine 250.000 dolar ödeme yapılır.

Hayatının geri kalanını sevdiği işi yapmış ve başarıya ulaşmış olmanın huzuru içinde geçiren albay, 90 yaşında hayata gözlerini yumar. Arkasında ise 115 ülkede 19.000’den fazla noktada hizmet veren, dünyanın en büyük fastfood zincirlerinden biri olan KFC’nin yanı sıra bu müthiş ve ilham verici başarı hikayesini bırakır.

Bize 60 yaşında, defalarca düşmüş ve yara almış olsak bile, ayağa kalkıp başarmanın mümkün olduğunu gösteriyor Sanders’in hikayesi.

O zaman yazıyı Sanders’in şu sözleriyle bitirelim:

“İnsanlar, her başarısızlığın daha iyi şeyler için bir atlama taşı olabileceğini unutmamalıdır.”