Tokyo Gezisi İzlenimlerim Son – Görülmesi ve Yapılması Gerekenler

Aslında başkalarına neyi görüp görmeyeceklerini, neyi yapıp yapmayacaklarını önermekten biraz çekinirim. Özellikle de Tokyo gibi büyüleyici bir şehri, gizemlerle dolu Japonya’yı ve Japon insanını keşfetmek herkesin bireysel tercihlerine bırakılmalı. Nitekim benim önerilerim de kendi zevklerime ve tercihlerime göre, değerlendirip değerlendirmeyeceğiniz tamamen size kalmış.

İşte Tokyo önerilerim.

Konaklama:

Metro istasyonuna yakın bir yer seçtiğiniz sürece Tokyo’nun her semtinde kalabilirsiniz. Her yer güvenli ve belli standartların üzerinde konaklama olanakları sunuyor. Biz Airbnb’den son anda bulduğumuz Ningyocho İstasyonuna yakın bir evde kaldık. Burası turistik olmayan ama turistik yerlere yakın bir bölge. Son derece rahattı. Read more

Tokyo Gezisi İzlenimlerim-2: Dünya’nın Güvenli Megapolünde Kaybolmaya Ne Dersiniz?

lost_in_translation-window
Tokyo’da Geçen Ünlü Lost in Translation Filminden Bir Sahne

Aslında bu bölümde yazacaklarım Tokyo’ya özel değiller. Bir Japonya gezisinin tamamında burada anlatacaklarımı deneyimliyor olabilirsiniz.

Genelde Japonya özelde ise Tokyo insana iki zıt duyguyu aynı anda yaşatıyorlar.

Birincisi etrafınızda olan bitenlerin çoğunu anlamadığınız için yaşadığınız şiddetli bir kaybolmuşluk duygusu.

Bu duyguya kapılmanızın nedeni metrolardaki istasyon isimlerinin dışında kalan hemen hemen her şeyin sadece Japon alfabesi ile yazılmış olması. Hiç bir şey okuyamıyorsunuz ve kendinizi okuma yazma bilmediği için etrafındaki dünyayı anlamakta zorlanan 6 yaşındaki bir çocuk gibi hissediyorsunuz. Read more

Tokyo Gezisi İzlenimlerim-1: Dünya’nın En Büyük Kentine Hoşgeldiniz!

skytree-tokyo-distance-2
Skytree’den Tokyo Görünümü

Şimdiye kadar gezdiğim yerleri hiç yazmadım.

Ama yeni bir ülkenin keşfinde ve seyahat öncesi hazırlıklarda gezi yazılarının inanılmaz faydalı olduğunu gördükçe benim de çorbada bir tuzum olsun, maceracı gezgin ruhlara bir yararım dokunsun istiyorum. Hem yazdıklarım sayesinde yaşadıklarımı kendim için de güçlü birer anıya dönüştürmüş olacağım.

Gidilecek ülkede nerelerin görülmesi gerektiğine dair rehber niteliğindeki içeriklerden bolca olduğunu gördüğüm için, ben biraz daha farklı bir yol izlemek, gezdiğim yerledeki ilginçlikleri, fark yaratan istatistikleri, kültürleri, insanları, yemekleri, ekonomileri ve oralardaki yaşama dair izlenimlerimi paylaşmayı düşünüyorum.

Ve tabii yeri geldikçe mutlaka görülmesi gereken yerlerden de bahsedeceğim. Read more

Ben Senin İnovasyon Yapabilme İhtimalini Sevdim

3025118-poster-p-1-most-innovative-companies-2014-luvoŞirketlerin değerleri hesaplanırken başvurulan iki temel metot var: Şirketin gelecekte elde edeceği nakit akışlarının bugüne indirgenmiş halini hesaplamak (Discounted Cash Flow) ya da vergi ve faiz öncesi karını (EBITA) belli bir çarpanla bir değere dönüştürmek.

Her iki hesaplama metodunda değerlenen şirketin bugünkü iş modeline ve temel ürün kategorilerine sadık kalacağı ve bunlar çerçevesinde iyi yönetimle büyüyebileceği hesaba katılır. Örneğin başarılı bir restoran markasının gelecek yıllarda zincirleşerek daha fazla satış noktasına sahip olacağını varsayılır.

Read more

Facebook’u Tamamen Yanlış Anlayan Bir Marka: Mea Evleri

Screen Shot 2015-03-24 at 23.07.19Bugün Facebook’tan ilginç bir arkadaşlık teklifi aldım.

Hayır ne yazık ki ilginç bir sanatçıdan, bir bilim adamından ya da ünlü bir iç çamaşırı mankeninden gelmedi teklif.

Teklif Mea Evleri diye Ankara’da pazarlanan bir siteden geldi. Evet, bir site benimle arkadaş olmak istiyordu:)

Onayla tuşuna bassam acaba nasıl bir arkadaşlığımız olur diye düşünmedim değil. O bana sitenin bahçesinde yürüyüş yapmayı ya da akşam pazarlamaya çalıştığı villalardan birisinde romantik bir akşam yemeği önerecekti herhalde?

Değerli Mea Evleri yönetimi. ne yazık ki siz bu Facebook işini tamamen yanlış anlamışsınız. Facebook’da insanlar markalarla değil, diğer markalarla arkadaş olmak istiyorlar. Sırf FB’de değil, insan yer de akranları ile arkadaşlık etmek ister, site markaları ile değil.

Aklınızdan aramızda nasıl bir arkadaşlık oluşacağını geçiriyorsun bilmem ama ben senin bildiğin erkeklerden değilim Eyyy Mea Evler! Lütfen beni bir daha rahatsız etmeyin, kendi akranınız olan diğer sitelerle arkadaşlık edin.

Rica edeceğim.

İnovasyonda Ekosistem Teknolojiyi Döver

segway_tour_highİnovatif bir ürünün içinde kullanılacağı ortama “ekosistem” adını veriyorum. Ekosistem yasal düzenlemelerden, ekonomik gelişmelere, kültürel meselelerden, fizikse altyapı unsurlarına kadar çok çeşitli faktörleri içerir.

Herhangi bir inovasyon teknolojik olarak ne kadar üstün olursa olsun eğer içinde kullanılacağı ekosistemle uyumlu değilse başarısız olmaya mahkumdur. Ekosistemle uyumsuz bir inovasyonun müşterilerin arzuladığı bir ürün olması da makus kaderini değiştirmez.

Bu tezimle ilgili çok sayıda örnek verebilirim. Ama bir zamanlar mucize yolculuk çözümü olarak tanıtılan Segway’in başına gelenleri gözden geçirmek sanırım yeterli olacaktır.

Kendi içinde değerlendirdiğimize Segway bir teknoloji harikasıdır. Dünyanın ilk kendi kendine dengede durabilen, son derece kolay kullanılan (öne eğilince hızlan, arkana yaslanınca yavaşla) ve oldukça hızlı gidebilen bu kişisel taşıma aracı ne yazık ki arzuladığı talebi asla yakalayamadı.

Sebebi gayet basit: Ekosistemle uyumsuzluk.

İnsanlar yaklaşık 5.000 dolarlık fiyat etiketi ile piyasaya süren bu aracı günlük hayatlarında nasıl kullanacaklarına bir türlü karar veremediler.

Segway’in nereye park edileceği, arabanın bagajına nasıl sığdırılacağı, kaldırımda mı, yoksa yolda mı sürüleceği, otobüslere alınıp alınmayacağı gibi sorunlara net yanıtlar bulamayan tüketiciler bu mühendislik şaheserini satın almaktan imtina ettiler.

Tarih teknolojik olarak harika, ama uygulamada asla karşılık bulamayan icatlarla dolu. Siz siz olun inovasyon çabalarınızda sadece teknolojiye ve müşteri ihtiyaçlarına değil, aynı zamanda ekosistemin gerçeklerine de odaklanın.

Yazar: Bora Özkent

 

Mutluluğun Formülü Çok Açık: Değişik Şeyler Yapın

20150127-try-different-things-grumpy-aHayatı belirli rutinlere oturtmanın ve yeniliklere kapalı muhafazakar bir hayat yaşamanın güven ve istikrar gibi pek çok olumlu sonucu var. Ama mutluluk bunlardan birisi değil…

Psikolog Winston-Salem State University profesörlerinden Rich Walker’in yaptığı ilginç bir araştırma renkli, yeniliklere açık ve farklı şeylerin deneyimlendiği bir hayatın mutluluk için çok büyük rol oynadığını ortaya koyuyor.

Araştırmada 500’e yakın günlükteki 30.000 civarında hatıra incelenmiş. Hatıralar 3 ay ile 4 yıl arasında bir geçmişe sahipmiş. İnceleme sık sık farklı ve rutin dışı şeyler deneyimleyen insanların daha pozitif duygulara sahip olduğunu gösteriyor. Araştırma ayrıca renkli hayatlara sahip insanların olumsuz duygularını monoton insanlara göre çok daha kolay yenebildiklerini de ispatlıyor.

Tam da pazartesi sendromu içinde kıvranırken bu yazının zamanı mıydı demeyin.

Belki de pazartesi sendromunu aşmak için önümüzdeki saatlerde yepyeni bir şeyler denemenin zamanıdır, ne dersiniz?

Apple Watch İlginizi Çekmemişse Yanlış Yoldasınız Demektir

apple-watch-6_1-1100x530Bu hafta yapılan Apple Watch lansmanına iş dünyasının tepkilerini izlemek son derece ilginç 4 gözlem yapma fırsatını verdi bana.

Birinci (ve beni dehşete düşüren) gözlemim Türk iş dünyasının konuyla neredeyse hiç ilgilenmemiş olması.

Bir kaç teknoloji ve girişimcilik düşünürünün dışında hiç bir üst seviye Türk yöneticisi konuyla ilgili hiç bir açıklama yapmadı, Apple Watch’ın kendi endüstrisi üzerindeki etkilerinden ve ona karşı ne gibi hazırlıklar içinde olduklarından hiç bahsetmediler.

Bazı bankalarımızın Apple Watch uyumlu uygulamalar geliştirmesi sevindirici olsa da, büyük resme baktığımızda Türk iş adamlarının ve yöneticilerin daha önemli işlerle uğraşmaktan (mesela ne olacak bu dövizin hali geyikleri) bu kritik teknolojik atılıma ilgilenmeye vakit ayıramadıklarını söyleyebiliriz herhalde. Sıkıntı büyük.

İkinci (ve beni pek de şaşırtmayan) gözlemim ise Apple Watch’ın direkt olarak saldırdığı İsviçre saat üreticilerinin Apple’in sektörleri üzerindeki yıkıcı etkisine çözümler üretmek yerine onu aşağılamak, küçümsemek ve görmezden gelmek yoluna gitmeleri oldu. Onlara kalırsa insanlar asla mekanik saatlerinden vazgeçmeyecekler ve Apple saat piyasasından geldiği gibi gidecek.

Demek ki yeni teknolojilerin yıkıcı etkisi karşısında eski düzen oyuncularının görmezden gelme tepkisi hiç bir zaman değişmeyecek. Tıpkı Kodak yöneticilerinin dijital fotoğrafçılığın gelişimini inkar etmiş olmuş olması gibi…

Üçüncü (ve bende hayranlık yaratan) gözlemim bazı uluslararası firmaların (genellikle Amerika’lılar) Apple Watch’u inanılmaz ciddiye almaları ve saatin lansmanı ile aynı anda onunla uyumlu kendi ürünlerini piyasaya sürmeleri oldu.

Salesforce.com, Evernote, BetterWork, Invoice2Go gibi firmalar Apple Watch’un getirdiği harika olanaklardan yararlanan yepyeni aplikasyonlarını dün lanse ettiler. (Bu ürünlerin detayları için okuyunuz: http://www.businessinsider.com/salesforce-evernote-slack-and-other-apple-watch-business-apps-2015-3). Demek ki bazı şirketler yoğun işlerinden kafalarını kaldırıp gerçekten önemli olan değişimleri gözlemleyip hızlı bir şekilde aksiyonlarını üretebiliyorlar.

Pek çok teknoloji düşünürünün aksine ben Apple Watch’un dünyayı değiştirecek yeni bir Apple bombası olduğuna inananlardanım. Apple’in dünyayı nasıl değiştireceğini önümüzdeki yazıda ele almaya çalışacağım. Ama şunu söyleyebilirim, her ne iş yaparsanız yapın, Apple Watch ilginizi çekmemişse doğru yolda değilsiniz demektir.

Beni izlemeye devam edin.

Yazar: Bora ÖZKENT

CEO’luk Ölmesi Gereken Bir Ünvandır

Paul Griffiths CEODün Apple Watch’in lansman toplantısında Tim Cook ve ekibini izlerken ne kadar az CEO’nun bu tür iddialı, gelişiminde bizzat rol aldıkları yenilikçi ürün, hizmet ve müşteri deneyimleri sunabildiklerini düşünmeden edemedim.

Bizim alıştığımız CEO’lar şirketlerinin karlılığından, büyümesinden, stratejilerinden bahseden sıkıcı toplantılarıyla ünlülerdir oysa. Esas işini harika ürünler, hizmetler ve müşteri deneyimleri tasarlamak olarak gören çok az CEO olduğunu düşünüyorum. Bu durumun tarihsel bir açıklaması da var.

CEO’nun açılımı Chief Executive Officer’dir. Sözlüklerde Executive kelimesinin anlamı “Yasaları, kuralları uygulama yetkisi olan” şeklinde verilmektedir.

Yani birisinin “executive” güce sahip olması, yasaları ve kuralları başkalarına uygulatma gücü taşıması anlamına gelir. Bu arada executive kelimesinin kökeni de “execution”dan, yani uygulamaktan gelir. Officer ise “memur” demektir.

Kulağa biraz kaba gelebilir ama işin özünde sermaye sahipleri CEO’ları kendi çizdikleri stratejileri uygulamanın memurları olarak görürler.

İşin patronu olan sermayedarlar CEO’lardan paralarını en iyi şekilde değerlendirerek kar getirmelerini beklerler. Nitekim, nice havalı CEO’nun karlılık hedeflerini tutturamadığı için bir sabah aniden kapıya konuverdiğini sıkça basından okuruz.

CEO’lar üzerlerindeki bu baskılar yüzünden uzun dönemli düşünmeye isteseler de pek ağırlık vermezler. Onların derdi her ay toplanan yönetim kurullarına ve üç ayda bir borsaya gönderilen finansal raporlara iyi “kar rakamlar” sunabilmektir. Çoğu CEO zamanının büyük bir kısmını bu toplantılara hazırlanmakla geçirir dersem abartmış olmam.

Bana kalırsa 20. yüzyıldan bugüne kadar yerleşmiş olan yukarıdaki CEO’luk anlayışının artık ölmesi gerekiyor.

Benim tezim şu: İnovasyonun inanılmaz hızlandığı, iş modellerinin birbiri ardına yıkıldığı günümüz iş dünyasında “uygulama memurlarına” değil, değişen müşteri ihtiyaçlarını okuyan, bu ihtiyaçlar doğrultusunda “harika” ürünler ve hizmetler tasarlayan, yeni iş modelleri ortaya koyan ve uzun vadeli düşünebilen “Tasarımcı Yöneticilere” ihtiyaç var.

Müşteriler için harika ürünler, hizmetler ve deneyimler yaratmayı bizzat kendisinin en önemli işi olarak görmeyen, zamanını işleri “idare” etmeye ayıran klasik CEO’ların başarısızlıklarına tanık olacağımız yepyeni bir çağa giriyoruz.

Vaktini sonu gelmez “idare” toplantılarında geçiren, hedef kovalamaktan nefesi kesilmiş “şef uygulama memurları” yerlerini tasarımcı düşünceye sahip, ürün ve hizmet tasarımına odaklanmış CDO’lara bırakmalılar artık. Yani Chief Design Officer’lere…

Ne dersiniz?

Türkiye Dünya İnovasyon Liginde Yok (Yine)!

innovation-worldCornell ve Insead üniversitelerinin ortaklaşa çalışması ile hazırlanan 2014 Küresel İnovasyon Ülkeleri Endeksi raporu yayınlandı. Ülkelerin siyasi, idari, hukuk, eğitim ve iş dünyası altyapılarının inovasyonu ne kadar desteklediğini ölçümleyen raporda Türkiye 143 ülkenin arasında ancak 54. olabildi.

Başta hukuk sistemi olmak üzere özellikle kamusal alanda çok kötü değerlendirmeler alan Türkiye (kamunun inovasyonu mümkün kılma endeksinde 92. sırada yer alıyoruz.) iş hayatının gelişmişliği kategorisinde de Dünya 100.sü olmuş. İnşaat sektöründeki gözü dönmüş betonlaşma aşkımız küresel iş dünyasının gözünde pek de değerli görülmemiş anlaşılan.

İnovasyon liginde bu noktada yer alan bir ülkenin bırakın küresel ekonomik ve siyasi bir güç haline gelmesini, bölgede bile sözünü geçirmesi son derece zor. Son 10 yılın para bolluğunda kalkınmış gibi gözüken Türkiye’yi hiç de parlak olmayan bir geleceğin beklediğini söylemek için falcı olmaya gerek yok. Herkese tedbirini almasını tavsiye ederim.

Raporun Türkiye’ sayfasını aşağıda bulabilirsiniz. Raporun tamamına ise http://www.globalinnovationindex.org/content.aspx?page=GII-Home adresinden ulaşabilirsiniz.

Screen Shot 2015-03-05 at 10.16.23

İnovasyonu Bir Kutuya Sığdırmak

FEB15_22_157739600-1100x530Adobe Systems’in yeni geliştirdiği “Kickbox” uygulaması, inovasyonu tabana yaymak konusunda şimdiye kadar gördüğüm açık ara en uygulama oldu.

Kickbox isminin hakkını veren son derece yaratıcı bir fikir. “Başlatma kutusu” olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz uygulamada gerçek bir kutu var. Bu kutu Adobe Systems bünyesinde çalışan ve yaratıcı bir fikri olduğuna inanan herkese veriliyor.

Kutunun bir fikrin geliştirilmesi için gerekli tüm araçlara sahip. “Aklınıza Bir Fikir Gelmesi Durumunda Açınız” etiketini yırtarak kutuyu açtığınızda bir iş fikrinin geliştirilmesi için gerekli tüm araçlar ve metodolojiler insanların yanında taşıyabilecekleri kartlar halinde karşınıza çıkıyorlar.

Kutudan ayrıca kalemler, bir adet not defteri, bir adet Startbucks hediye kartı (herhalde mucitlerin kahveye çok ihtiyaç duyacağı düşünülmüş) ve bir paket de çikolata (tatlı her zaman zihin açar) çıkıyor.

Ama bana kalırsa kutudan çıkan en önemli araç 1.000 Dolar Değerinde ön ödemesi yapılmış kredi kartı. Fikir sahibi çalışan hiç bir kısıtlamaya tabii olmadan ve harcamalarının hesabını vermek zorunda kalmadan bu 1.000 Doları fikrini geliştirmek için (örneğin bir prototip tasarımı) harcayabiliyor.

Fikir kutusunu alan mucit adaylarının herhangi bir süre sınırlamasına tabii olmadan fikirlerini geliştirmelerine izin veriliyor. Kendilerinden tek beklenen ne üzerinde çalıştıklarını ve gidişatlarını raporlamak. Başarısızlık durumunda hesap vermek zorunda değiller.

“İnovasyon haftası” ya da “fikir sistemleri” gibi inovasyon konusunda hiç bir işe yaramayan uygulamalardan medet uman firmaların Adobe Systems’in Kickbox fikrini yakında incelemelerinde büyük fayda var.

Kickbox fikir sahiplerine fikirlerini geliştirmek konusunda gerekli araçları öyle şık bir şekilde sunuyor ki, insanın mucit olası geliyor.

Çalışan Bağlığı Anketi Yapmayın!

shutterstock_89774020-a-salt-okunurBir çok şirketin çalışanların bağlığını ölçmeye çalıştığı anketleri gördükçe canım çok sıkılıyor.

Çünkü eğer inovasyon, müşteri deneyimi ya da kurumsal girişimcilik alanlarında yol almak istiyorsanız çalışanlarınızın şirketinize bağlılığını değil, şirketinize karşı “aşklarını” ölçmeniz gerekir. Tabii ölçebilirseniz…

Ne demek istediğimi tuhaf bir benzetmeyle anlatayım.

Uzun yıllar süren ama sıkıcılıktan iki tarafında ölmek üzere olduğu evlilikleri bilirsiniz. Her şey belirli bir rutine oturmuştur ve evlilik artık çiftin birbirilerine duyduğu aşkın tamamlayıcısı olmaktan çıkmış, mantığın, ekonominin, akılcılığın ve çocukların geleceğinin esas mesele haline geldiği bir “müesseseye” dönüşmüştür.

Bu evredeki evliliklerin çoğunda eşler birbirilerini şaşırtacak, mutlu edecek, karşılarındakinin ruhuna dokunacak şeyler yapmayı bırakırlar. Evlilik tutkudan yoksun, sadece sorumlulukların yerine getirildiği, pazar kahvaltısında sucuk yemek gibi rutinlere hapsedilen kısa keyif anlarından ibaret, monoton bir kurum haline gelir. Bu tür evliliklerde belki karı-koca bağlılığı vardır ama yaratıcılığın, tutkunun, aşkın yerinde yeller eser.

Oysa çalışanlarından inovasyon için sorumluluk almalarını, emsalsiz müşteri deneyimleri yaratmalarını ve kurumsal girişimciler gibi davranmalarını bekleyen kurumların kendilerine örnek almak gereken yapılar “aşk evliliklerinin” o şahane ilk yıllardır. Hatta belki de çiftin birbirini kendine aşık etmek için olmadık şeyler yaptığı evlilik öncesi dönemler.

İnovasyon, müşteri deneyimi ve kurumsal girişimcilik çok zor yolculuklardır. Bu zorlu yolcululara çıkacak çalışanların kurumlarına karşı aşk duyması gerekir. Aşk ve tutku olmadan kimsenin böyle bir mücadeleye girmesini beklemeyin. Çalışanların kurumunuza bağlı olması onun uğruna risk alıp kariyerlerini ortaya koyacakları anlamına gelmez.

İnsanlar yüksek maaşlarla ya da güzel çalışma ortamları ile şirketlerine bağlı kılınabilirler ama bunlar onlara tutku vermez. Tutku yoksa, aşk yoksa, inovasyon da, yaratıcılık da, riskler almak da olmaz.

Benden söylemesi.

Odaklanma Yankesicilerinden Kurtulun!

Thief stealing from handbag of a woman.Pek çoğumuz oldukça verimsiz çalışıyoruz.

Verimsizliğimiz istatistiklere de yansıyor. Evet çok koşuşturuyoruz. Belki de dünyanın en çok koşuşturan milletlerinden birisiyiz. Öte yandan OECD ülkeleri içerisinde çalışan verimliliği en düşük ülkeler arasında yer alıyoruz.

Ulusal verimsizliğimizin bir sürü nedeni olabilir ama mesele kişisel verimsilziğe gelince hiç kuşkusuz ki elimizdeki işe keskin bir şekilde odaklanamamak en büyük unsurlardan birisi.

Aslında biz faniler bu konuda çok da suçlu sayılmayız. Etrafımızda aynı anda o kadar çok şey olup bitiyor ve dikkatimizi dağıtacak o kadar çok faktör var ki, elimizdeki işe tam anlamıyla odaklanmak neredeyse bir mucize.

Medya, sosyal medya, anında mesajlaşma araçları, sonu gelmeyen e-postalar… Üstelik hepimizin cep telefonları akıllı olduğundan ve her an her yerden internete bağlanabildiğimizden bütün bu dikkat dağıtma makinalarını her an yanımızda taşıyoruz. Dijitalleşen dünyada sessizlik anları yakalamak neredeyse imkansız.

Dünya işinize odaklanmanızı her an engellemeye çalışıyor. Örneğin her bir cep telefonu aplikasyonu elinizdeki işi bırakıp, zamanınızı ona ayırmanızı sağlamak için çabalıyor. Cep telefonlarının “bildirim ekranları” gittikçe daha fazla kaynaktan bildirimi size dikkatinize “itmeye” çalışıyorlar.

Resmen bir “odaklanma yankesiciliği” vakası ile karşı karşıyız. Herkes zamanımızı ve odaklanma becerimizi çalmaya yemin etmiş gibi.

Eğer kişisel verimliliğinizi arttırmak istiyorsanız once bu yankesicilerle savaşmanın yollarını bulmanız gerekiyor. Bir sonraki yazımda odaklanma yankesicileri ile başa çıkmanın yollarını sizlerle paylaşacağım.

Beni izlemeye devam edin.

Rakibinizden 10 Kat Daha Fazla Değer Sunuyor musunuz?

tentimes-1100x530Son dönemlerde kapitalizm, ekonomi, toplum, eğitim (mesela üniversiteleri tamamen gereksiz bulması) ve tabii ki girişimcilik konularındaki ayrıksı fikirleri ile Amerikan iş dünyasını derinden etkileyen Thiel’in Zero to One adlı kitabı şimdiye kadar okuduğum en derin, düşündürücü ve ufuk açıcı girişimcilik kitaplarından birisi oldu.

Stanford Üniversitesi’nde verdiği girişimcilik derslerine dayandırarak yazdığı kitabında Peter Thiel iş felsefesini özetliyor ve çok başarılı bir girişim kurmanın kurallarını veriyor.

Ben bu kurallardan en kritik gördüğüm bir tanesini sizlerle paylaşmak istedim bu yazımda. Henüz Türkçe’ye çevrilmemiş kitabını okuyamasanız bile, girişiminizi oluştururken bu kuralı temel bir felsefe olarak benimsemeniz şart bana kalırsa.

Kural basit: Rakip çözümlerden en az 10 kat daha fazla değer sunun.

Gerçekten para kazanmak istiyorsanız bir tekele dönüşmenin yollarını aramalısınız. Başkaları ile rekabet halinde olmak karlarınızı hep düşük tutacak, sermaye birikiminize engel olacaktır.

Thiel’e göre 100 Milyar Dolarlık bir pazardan %1’lik bir pay almaya çalışmak ciro olarak büyük bir hedef gibi gözükse de, bu tip bir pazardaki korkunç rekabet karlılığınızı eritecektir.

Thiel girişimcilerine kendilerine rekabetsiz bir tekel yaratabilmeleri için müşterilerine rakiplerden 10 kat daha fazla değer sunmaları gerektiğini söylüyor. Bunun ise yolu girişimcilerin kendilerine özgü teknolojilere ya da iş yapma şekillerine sahip olmaları. Üstelik bu teknolojinin ya da iş yapma şeklinin en yakın rakibinkinden 10 kat daha başarılı olması şart, aksi takdirde müşteriler yerleşik rakipleri terk edip size gelmeyeceklerdir.

Kendisinin kurduğu PayPal’in internetten alışverişi 10 kat kolaylaştırması tekel oluşturan teknolojik girişimciliğe harika bir örnek. Amazon’nun kuruluş aşamasında rakiplerinden 10 kat daha fazla kitap seçeneği sunması ise teknolojik olarak değilse bile tüketiciye sunulan değer açısından büyük bir farklılık Thiel’in girişimcilik felsefesinde.

Bu durumda asıl soru şu: Siz rakiplerinizden 10 kat daha fazla değer sunan bir çözüme sahip misiniz ve eğer değilseniz bu konuda ne yapacaksınız?

Gücün Kanunu: Odaklanmak

Ballerinas dancing standing in pointe positionRiskleri dağıtmak, yumurtaları tek sepete koymamak, tek bir alana odaklanmak yerine farklı sektörlere yayılan bir iş portföyünü yönetmek…

Kurumsal strateji uzmanlarının çok sevdiği yukarıdaki sözcükler size de tanıdık geldiler mi? Holding sahibi pek çok iş adamının felsefesini özetleyen tüm bu laf kalabalığının özünde söylediği bir tek şey var: “Odaklanma, dağıl.”

Tek bir şeye delice bir tutkuyla odaklanmak yerine bir sürü alana dağılmak sadece holding patronları ya da strateji uzmanlarıyla sınırlı kalmıyor üstelik. Hayatın neredeyse her alanında delice odaklanmak yerine dağılarak riskleri yönetmek var.

Çocuk eğitimini düşünün mesela.

Daha erken yaşlarında harika birer sporcu, sanatçı, iş adamı ya da yazar olacağını belli eden çocuklarımıza ne yapıyoruz? Olağanüstü işler başarabilecekleri yeteneklerinde mükemmelleşmelerine izin vermek yerine, ne olur ne olmaz deyip klasik bir eğitimin cenderesinde boğmuyor muyuz pırıltılarını? Hayatta hiç bir zaman fark yaratamayacakları bir sürü alana dağılan odakları, bir süre sonra hayattan ne istediğini bilmeyen sıradan yetişkinlere dönüştürmüyor mu çocuklarımızı?

Sanırım odaklanma yerine dağılma arzusunun ağır basmasının nedeni odaklanmanın nasıl mucizeler yaratabileceğine dair inanç zayıflığımızdan kaynaklanıyor. Ya da odaklandığımız alanda bir şeyler ters giderse korkusundan tedbirli davranmaktan…

Oysa, hiç istinasız, dünyadaki bütün olağanüstü başarılar olağanüstü odaklanmanın eseridir. Az sayıda şeyi çok ama çok iyi, rakiplerinden 10 kat daha iyi yapan ürünler, girişimler, insanlar her zaman dağınıkları yenmeyi başarmışlardır.

Cep telefonu pazarında şu anda yaşananlar yukarıdaki iddiamı ispatlayan bir kanıt örneğin.

2014 yılında Apple sadece 2 yeni modeli piyasaya sürerken, Samsung tüketicilerine tam 52 yeni model sunmakla övünüyordu. Bütün Apple mühendisleri ve tasarımcıları sadece 2 ürünü, onların pazarlamasını, dağıtımını ve destek hizmetlerini mükemmelleştirmeye çalışırken, Samsung mühendisleri tam 52 ayrı ürünle boğuşmak zorunda kalmıştı.

Sonuç: Apple şimdiye kadar ki en karlı yılını yaşarken Samsung hem satışlarda hem de karlılıkta büyük kayıplara uğradı.

Geçen hafta piyasa değeri 700 Milyar Doları geçen ve dünyanın en değerli şirketi haline gelen Apple’in toplamda ne kadar az ürün çeşidi olduğunu mağazalarına gittiğinizde kolayca gözlemleyebilirsiniz rahatlıkla.

Apple’in 700 milyar dolarlık değerinin bizim tüm halka açık şirketlerimizin toplam piyasa değerinin neredeyse 3 katına denk geldiğini de belirtmek isterim bu arada.

Sonuç: Bir girişimci olarak odaklanmayı ve odaklandığınız alanda rakiplerinizden 10 kat daha iyi olmayı temel iş felsefeniz haline getirmelisiniz. Ya da sıradan bir girişimci olmaya razı olacaksınız.

Tabii hangi alana odaklanacağınızı doğru seçmeniz de çok önemli. O da başka bir yazının konusu olsun.

Pozitif Bir Gelecek Tanıma Sahip Olmanın Gücü

vision-mission-bannerİnsanlar gelecek hakkında düşünürken onları olumlu ya da olumsuz şeylerin beklediğini öngörebilirler. Gelecek hakkında kimimiz karamsar, kimimiz ise iyimserizdir.

Gelecek hakkında düşünmenin bir diğer eksenini ise, onun neye benzeyeceğini bilip bilmemekten geçer. Bazılarımız geleceğin neye benzeyeceği ve bizim onun içinde nasıl bir yer alacağımız konusunda neredeyse kesin denilebilecek bir tanıma sahibizdir. Diğerlerimiz için ise gelecek çok sayıda belirsizlik taşır ve tanımlanamazdır.

Bu iki ekseni bir matrisde bir araya getirirsek karşımıza şöyle bir şekil çıkar:

Geleceğe Bakış Açınız

matris

Gelin şimdi iki eksenli bu matrisde biri girişimcinin gelecekle ilgili takınabileceği dört tavrın girişimin başarısı üzerindeki etkisini inceleyelim.

Gelecek Belirsiz ve Olumsuzdur:

Bir girişimci gelecek hakkında olumsuz bir öngörüye sahipse ve onun neye benzeyeceği hakkında bir fikre sahip değilse “kesinlikle başarısız” olacaktır.

Bir diğer deyişle girişimcinin gelecek hakkındaki kehaneti kendisini gerçekleştirecek, daha iyi bir geleceğe inanmadığından ve geleceğin neye benzeyeceğini tanımlayamadığından yeterince çabalamayacak, doğru yatırımları yapmayacak, gerekli sabrı göstermeyecek tabii ki ve sonuçta başarısız olacaktır.

Gelecek Belirsiz ama Olumludur:

Bir girişimci gelecek hakkında olumlu bir öngörüye sahipse ama onun neye benzeyeceğini bilmiyorsa “çok yalpalayacaktır”.

Olumlu inancı onu çok çalışmaya teşvik edecek, bir çok şeyi yapmaya çalışacak ve değerli kaynaklarını muhtemelen yanlış yerlere harcayacaktır.

Bütün bu çabalarından bir şeyler öğrenen girişimciler başarılı olabilirler ama muhtemelen yalpalamalarından dolayı boşa harcadıkları kaynakları onları “vasat bir başarıya” sürükleyecek ya da çok vakit kaybetmelerine neden olacaktır.

Gelecek Tanımlı Ama Olumsuz:

Girişimcinin gelecek hakkında olumsuz beklentileri varsa ve bu olumsuzluğun nasıl gerçekleşeceğini tam olarak tanımlayabiliyorsa gerekli önlemleri alacak ve “tedbirli” davranacaktır.

Bu tür davranışlar özellikle kriz dönemlerinde çok işe yarar ve girişimciyi batmaktan kurtarabilirler. Öte yandan gelecek hakkında olumsuz beklentilere sahip olmak, girişimcinin risk almasını ve işi büyütmesini engelleyecektir.

Gelecek Tanımlı ve Olumlu:

En başarılı girişimcilerin geleceğe bakışları olumludur. Geleceğe uzanan yolda bazı zig zaglar olsa da, önlerindeki günlerin önemli fırsatlar barındırdığına inanırlar.

En başarılı girişimcilerin diğer güçlü yanı ise geleceğin neye benzeyeceğini zihinlerinde son derece net ve detaylı bir şekilde tanımlamaları, tüm çalışmalarını tasarladıkları bu geleceğe ulaşmak için odaklamalarıdır.

Gelecek hakkında olumlu inancı olan ve nasıl bir geleceğin onları beklediğini tanımlayabilen girişimciler her yatırımlarında, her faaliyetlerinde, kurdukları her ilişkide uzun vadeli düşünmeyi ve adım adım hedeflerine yürümeyi başarırlar.

Ne Yapmanız Lazım?

Öncelikle gelecekle ilgili olumlu bir bakış açısını benimsemeniz kritiktir.

Aslında tüm ekonomik ve sosyal veriler Dünya’nın hep ileriye doğru gittiğini, uzun vadede ekonominin daima büyüdüğünü ve insanların gittikçe daha fazla refaha ulaştığını zaten ispatlıyor. Bakmayın siz nostalji hayranlarına, hemen hemen her alanda bugün dünden, gelecek ise bugünden daha iyidir.

İkinci yapmanız gereken ise gelecekte dünyanın, sektörünüzün ve işinizin neye benzeyeceği konusunda öngörüler geliştirmektir. Teknolojinin, demografik gelişmelerin ve müşteri beklentilerindeki değişimin işinizi nasıl etkileyeceğini, ne gibi fırsat ve tehditler yaratacağını düzenli olarak incelemek her girişimcinin vazgeçilmez bir aktivite olmalıdır.

Başarılı girişimciler dışarıdaki dünyanın işleri üzerindeki etkilerini inceledikleri kadar, bu etkiler ışığında işlerini nasıl bir yapıya kavuşturmaları gerektiğini tanımlamak konusunda da başarılıdırlar. Bir bakıma bu tür girişimciler “geleceği tasarlarlar” demek mümkündür. Başarılı girişimciler geleceği zihinleride tasarlayıp gün be gün girişimlerini tasarladıkları o geleceğe taşırlar.

Abraham Lincoln’un söylediği gibi: “Geleceği tahmin etmenin en kolay yolu onu yaratmaktır.”

Yazar: Bora Özkent

Müşterinizi Eğitmeyin, Tasarımınızı İyileştirin

donttrainMüşteri deneyimi yönetimi eğitimlerimde pek çok katılımcının “Müşterilerimiz bilgi formlarını doğru doldurmuyorlar, o nedenle de onlara iyi hizmet veremiyoruz. Müşterilerimizi bu formu doldurmak konusunda eğitimeliyiz” türünden tuhaf yakınmalarına tanıklık ediyorum.

Müşterilerin bilgisiz, anlayışsız, hatta biraz da aptal ve eğitilmeye muhtaç olduğunu düşünen iş insanı sayısı hiç de az değil gözlemlerime göre.

Bana kalırsa müşterilerinizi ürünlerinizi kolay kullanamadıkları için eğitmeye kalkmanız, ticari olarak intihar etmeniz anlamına gelir. Ürünlerinizin müşteriler tarafından kolayca kullanılamaması (tabii burada tıbbi cihazlar gibi karmaşık ürünlerden bahsetmiyorum) onların bilgisizliğinden değil, sizin berbat deneyimler tasarlamanızdan kaynaklanır.

Bir diğer deyişle müşterilerin ürünlerinizi kullanırken zorlanmaları onların eğitim açığını değil, sizin tasarım beceriksizliğinizi ve onların ihtiyaçlarına karşı duyarsızlığınızı gösterir. Buna karşın müşteri deneyimi tasarımının temel ilkelerinden birisi müşterilerin ürünlerinizle yaşayabilecekleri zorlukları öngörerek çözümler üretmektir.

Örneğin müşteri destek hizmetlerinizi internet üzerinden self-servis çalışan bir yapıya kavuşturmak istiyor, ama onlar ısrarla çağrı merkezini aramaya devam ediyorlarsa, bu sadece internet sitenizin kötü tasarlandığının göstergesidir. Müşterinizi eğitmeye kalkacağınıza, site tasarımınızı yeniden geçirmeniz daha akıllıca olacaktır.

Müşterilerin sizinle yaşadıkları deneyim yolculuklarını onların gözünden incelerseniz onları üzen, yoran, sinirlendiren faktörleri tespit edip daha akıllı çözümler geliştirebilirsiniz.

İyi tasarım her zaman müşteri eğitiminden daha iyi çözüm verir.

Ürününüz Alışkanlık Yapıyor mu?

The BrowserSayıları milyonlara ulaşan cep telefonu aplikasyonlarının büyük bölümünü başarısız oluyor.

Pek çoğumuzun telefonu bir kez indirdiğimiz ama sonra bir daha hiç kullanmadığımız aplikasyonlarla dolu.

Gartner grubunun bir araştırmasına göre Apple dükkanındaki aplikasyonların sadece %1’i kar ediyor. Diğer aplikasyonları yazan girişimcilerin ise başları dertte. Çünkü tüketiciler tarafından kullanılmıyorlar ve bu nedenle de gelir yaratamıyorlar.

Web siteleri için de aynı sorun geçerli.

İnternette gezinirken bir şekilde denk geldiğimiz, o an ilgimizi çeken, hatta belki zahmete girip üyesi olmak için başvurduğumuz pek çok sitenin bir daha adını bile hatırlamıyor, sonra da sitenin gönderdiği hatırlatma e-postalarından bunalıp üyeliğimizi iptal ediyoruz. Sayıları yüz milyonlarla ifade edilen web sitelerinin çok küçük bir bölümü anlamlı miktarda kullanıcı trafiği yaratabiliyor. Gerisi ise devasa web çöplüğünde ayakta durmaya çalışıyorlar.

Öte yandan Facebook, Twitter, Instagram, Pinterest gibi bazı aplikasyonlara tam anlamıyla bağımlıyız. Onlara göz atmadan duramıyor, sık sık zaman akışlarımızda olan biteni görmezsek kendimizi huzursuz hissediyor, hatta bazen bu tür aplikasyonlarda ilgisiz kalırsak, yalnızlık endişesi gibi derin duygulara bile kendimizi kaptırıyoruz.

Bu tür siteler kullanıcılarında “alışkanlık” yarattıklarından çok yüksek trafiğe sahip oluyor ve elbette bu yüksek trafiği paraya çevirmenin yollarını buluyorlar.

Alışkanlıkları “otomatikleşmiş hareketler” olarak tanımlayabiliriz. Trafikte bunaldığımız anda elimizin Twittere’e gitmesi, arkadaşlarımızla yemek yerken çektiğimiz fotoğrafın like edilip edilmediğini dayanamayıp masanın altından kontrol etmek hep bu tür alışkanlıklara birer örnek. Alışkanlık yaratan ürünlerin tüketici üzerindeki gücü tartışılmaz.

Eğer siz de bir internet girişimcisi ya da aplikasyon geliştiricisi iseniz, ürününüzün kullanıcılarınız için bir alışkanlık haline gelmesini sağlamalısınız. Önümüzdeki yazılarda bu konuyu derinleştirmeye ve alışkanlık yaratan ürünler tasarlamanın yöntemlerini sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Ne dersiniz, ilginizi çeker mi?

Yeter Artık, Powerpoint Yasaklansın!

powerpoint-25years-06Bana gına geldi.

Size de gelmedi mi?

Powerpoint sunumlarından bahsediyorum.

Ve onların yarattığı kurumsal hayatın kaçınılmaz işkencelerinden…

Bıktım arkadaş!

Bol süslü, çok şekilli, şahane templateli ama içi fena halde boş içerikli sunumlar dinlemekten, sunum hazırlayanların hazin ve zorunlu fazla mesailerinden, sunum onaylayanların “harika da, template olarak onu değil de bunu kullansak” deyiverip koskoca emeği çöpe atıvermelerinden ve bunu aptallıklarına değil “mükemmelliyeçiliklerine” bağlamalarından…

Slatytta görmezlerse en basit fikri bile idrak edemeyen yöneticilerden, sırf templatelere güzel oturuyor diye uydurulan “yönetim felsefelerinden”, içine zerre kadar duygu sığmayan ama nedense insanları etkileyeceğine ve harekete geçireceğine inanılan “yıllık şirket toplantısı” sunumlarından, tek görevi sunum hazırlamakmış gibi gözüken genel müdürlük çalışanlarından…

Her seferinde bilgisayar projeksiyona bağlanacak mı diye endişe etmekten, teknoloji başını alıp gitmişken hala VGA denen ilkel ötesi fiş zımbırtısının bir dişi bozuk diye ekrana yemyeşil renklerin yansımasından, powerpointin her bilgisayar ve her projektörde bambaşka renk sonuçları vermesinden, slayt atlatıcının hiç olmadık anda pilinin bitmesinden ya da bir zımbırtısı kayboldu diye toptan heba olmasından ve tabii ki bu tamamen teknik ve kişinin esas iş performansı ile hiç ilgisi olmayan sorunlardan dolayı, nice değerli insanların gözden düşmesinden…

Bütün bunlardan bıktım ben.

Ve evet, bütün bunları söyleyen benim.

Evet ben temel olarak hayatını sunum yaparak kazanan bir insanım.

Ama yine de bıktım arkadaş.

Her şeyin de sunumu olmaz ki.

Güzel güzel konuşmanın, insanca sohbetin, karşılıklı etkileşimin yerini alsın diye keşfetmedi ki bu powerpoint meretini Robert Gaskins hazretleri 25 yıl önce. Sadece bazen (ve bu ne kadar ender olursa o kadar iyidir) fikrinizi desteklemek, güçlendirmek için kullanın diye tasarladı onu. Hayatlarımızı kaydırmayı istemedi herhalde adamcağız.

Oysa şimdi büyük kurum çalışanları onun boyunduruğu altında inim inliyorlar, o olmadan toplantı yapılamıyor, fikirler paylaşılamıyor, insanlar motive edilemiyor, şirketler yönetilemiyor, ekonomi çarkları dönmüyor adeta…

Şu satırları yazarken bile endişe içindeyim. Acaba düz yazı yerine bir sunumla daha mı kolay anlatırdım diye.

Anlayın yani çaresizliğimi.

Çaresizliğimizi.

Korkmayın, Teknoloji Sizi Yemez!..

Fear-1100x530Eğitimlerimde teknolojik gelişmelerden, bunların yol açtıkları ve açacakları değişimlerden bahsediyorum.

Katılımcıları bir yandan son teknolojik eğilimler konusunda bilgilendirmeye, bir yandan da onları biraz olsun uyararak kendilerini geleceğe doğru şekilde hazırlamalarına teşvik etmeye çalışıyorum.

İşin tuhafı pek çok katılımcının bana yoğun bir şekilde itiraz etmeleri ve teknolojik gelişmelerin insanları iyiye değil, kötüye götürdüğü yolundaki inançlarını bana da aşılamaya çalışmaları oluyor. Bana kalırsa tamamıyla yersiz inançlarını…

Tipik itiraz alanlarından birisi sosyal medya odaklanıyor. Pek çok eğitim katılımcısı sosyal medyanın insanları aslında a-sosyal kıldığını ve zararlı olduğunu düşünüyor. Teknolojinin hayatımızı çok kolaylaştırdığını öne sürdüğümde ise itirazlar bu tip icatların insanların tembelleştirdiği temelinde şekilleniyor.

Çocukların tablet bilgisayarlar gibi teknolojik ürünlere ulaşımı da sıkı tartışma konularından birisini oluşturuyor. Sık sık “ben çocuklarımın teknolojik ürünler kullanmalarına asla izin vermiyorum” diyen aklıevvellere rastlıyorum. Bunu iyi bir ebeveynlik göstergesi olarak sunmaları da işin ayrıca trajik bir yönü.

Aslında şaşırmamak lazım. İnsanların yeni teknolojiler konusundaki tepkileri tarih boyunca de genellikle korkudan kaynaklanan bir itiraz ve ret ediş şeklinde olmuş tarih boyunca da. Korktuğumuz yenilikleri dışlamak, onları öcü ilan etmek sanırım genlerimizde var.

İşte size bir kaç örnek:

1795: Kitapları kapatın!

“Kitap okuyarak kelimeleri tüketmek gözlerin zayıflamasına, deri döküntülerine, gut hastalığına, ekle iltihabına, basura, astıma, felce, hazımsızlığa, bağırsak kilitlenmesine, sinir bozukluğuna, migrene, epilepsiye, evhama ve melankoliye
neden olur1” – Alman yazar Johann Georg Heinzmann

1803: İnovasyon yapmayın!

“Kendimizi inovasyonun sinsi saldırılarına, o kötülük dolu, dünyada mahvedeceği insanları arayan ruhun emellerine karşı koruyalım .”
— Rahip Jedidiah Morse

1825: Treni durdurun!

“At arabalarından iki kat hızlı gidebilen lokomotifler üretmek fikrinden daha saçma ne olabilir ki! Parlamentomuzun bütün demiryollarına saatte 8-9 millik hız sınırlaması getireceğine inanıyoruz, çünkü bu güvenli şekilde yolculuk yapılabilecek azami hızdır.”
—The Quarterly Review

1843: Sanat yapmayı kesin!

“Sanatın yıldan yıla gelişmesi, saflığımızı yok ediyor ve insani gelişimin bir gün bitmesi gerektiğine dair güçlü alametler taşıyor.”
—ABD Patent Ofisi Yöneticisi Henry Ellsworth’un 1843’de Kongreye sunduğu rapordan.

1854: İletişime ne gerek var?

“Maine ile Teksas şehirleri arasında bir telgraf hattı kurmak konusunda çok acelemiz var: ama aslına bakarsanız belki de Maine ile Texas’ın iletişim kurmaları gereken bir meseleleri yoktur bile.”
—Henry David Thoreau, Walden

Ben gelişimin insanlığı genellikle iyiye taşıdığına inanlardanım. Geçmiş günlerin nostaljiyle abartılan güzelliklerindense, yeni teknolojilerin bize açtığı pırıltılı ufukların tadını çıkarmayı yeğlerim.

Siz ne dersiniz?