+905325441237
bora@ozkent.co

Haddini Aş Hikayeleri 20: Charles Bukowski

Geleceği Kavrayın, Dönüşümü Yönetin, Sınırlarınızı Yıkın, Haddinizi Aşın!

(Okuma Süresi: 6 Dakika)

1920 Almanyası, aylardan Ağustos. Terzi Katharina ve subay Henry’nin erkek çocukları dünyaya gelir. Heinrich Karl Bukowski koyarlar adını.

Edebiyat tarihinin en asi ve en dürüst yazarlarından, en sürükleyici eserlerin sahibi olacaktır o çocuk. Charles Bukowski olacaktır.

Gelin Bukowski’nin hayatına ve zihnine doğru yolculuğa çıkalım ve büyük bir sanatçı olana kadar neler yaşadığına bakalım.

Çocukluk ve Gençlik Dönemi

Aile 1924 yılında Los Angelas’a taşınıyor. Yaşamının büyük bir kısmını, çok sevdiği ve o dönemler çok güzel ve yaşaması kolay bir şehir olan Los Angelas’ta geçiriyor Bukowski.

Çocukluk dönemi, kendi deyimiyle çok sıkıcı ve korkunç geçiyor.

‘’Geçirdiğim mutsuz çocukluk dönemi beni mahvetti.’’

Annesi ve babası kendilerini çevrelerindeki herkesten üstün gördüğü için diğer çocuklarla oynamasına izin vermiyordu. Diğer çocuklardan uzak kalmasının bir diğer nedeni de Bukowski’nin disleksi hastalığıydı.

Çocukluğundaki mutsuzluğunun en büyük nedeni babası tarafından sürekli cezalandırılması ve dayak yemesiydi. Babasından bir türlü sevgi göremeyişinin eksikliğiyle büyümüştü.

Bir diğer nedeni, 13 yaşına geldiğinde yüzünde, göz kapaklarında, burnunda, ensesinde, kulaklarının arkasında, ağzının içinde bile dev aknelerdi. Bu yüzünden özgüvenini iyice yitirmiş, toplum içine çıkmak istemez olmuştu o dönem.

‘’İçimde biriken zehir artık dışarı taşıyordu. Sessiz çığlıklarla, bulduğu delikten büyük bir şiddetle dışarı fışkırıyordu.’

Öğrencilerden biri şu yorumu yapıyor genç Bukowskiyle ilgili:

‘’Sivilceleri çok dikkat çekiyordu. Durumu gerçekten kötüydü, genç bir insan için dayanılması zor bir durumdu. Çok sessiz ve içine kapanık olmasının nedeni de buydu. Ortalarda gezinir, selam verir, ama asla gruba katılmazdı. Çok mutlu olduğu söylenemezdi. Girgin biri değildi.’’

Sadece yatağına uzanıp, üzerine örtüyü çektiği ve düşüncelere daldığı zamanlar huzurlu hissediyordu. Kendini sürekli mutlu ve havalı okul arkadaşlarıyla kıyaslıyor, öfkeleniyordu. Fakat kendine bir gün onlar kadar mutlu olacağına dair yemin etmişti.

16 yaşında ortaokuldan mezun olduğunda öğrenci dergisinde, mezunların 20 yıl sonra ne iş yapacakları konusunda tahminde bulunan editörler Bukowski’den şöyle bahsetmişlerdi:

‘’Donut kurabiyelerin ortasındaki deliği büyüterek daha fazla kar etmek gibi şeytanlıklar peşinde koşan bir pastacı olabilir.’’

Yazmak Onu Seçti

“Yazmak seni seçer, sen yazmayı seçmezsin.” Diyen Bukowski okuldayken başlıyor yazmaya.

“İskemlemde oturdum, bayan Fretag orda durmuş bana bakıyordu.

Sonra, ‘’orada değildin değil mi Henry?’’ dedi.

Nasıl bir şey uydursam diye düşündüm ama hiçbir şey bulamadım. ‘hayır, orda değildim.’

Gülümsedi. ‘Bu, yazını daha da olağanüstü kılıyor.’

‘’Evet efendim…’’

‘’Gidebilirsin Henry.’’

Kalkıp dışarı çıktım. Eve yürümeye başladım. İstedikleri buydu demek: yalanlar. Harikulade yalanlar. Buna ihtiyaçları vardı. İnsanlar ahmaktılar. Kolay olacaktı benim için.”

Mezun olduktan sonra çalışıp ailesini memnun etmesi gerekiyordu tabii.

İş aramak için şehre indiği zaman Los Angeles Halk Kütüphanesini ziyaret ediyor, kitaplar arasında huzur buluyor. ‘’Yazarlık hayatımın tamamında onun etkisini hissettim.’’ Diye bahsettiği John Fante’yi de bu kütüphanede keşfediyor.

Bir süre sonra perakende şirketinde çalışmaya başlıyor isteksiz bir şekilde. İşe nefret ederek gidip geliyor, maaş çeklerinin kölesi olan çalışanları gördükçe işinden daha da nefret ettiğini söylüyor.

‘’Yaşama sevincimi sigortalı bir iş karşılığında sattım”

Ardından gazetecilik okumak üzere üniversiteye kaydoluyor, fakat çok düşük notlar aldığı için önce ‘’uyarı’’ alıyor, sonra bursunu kaybediyor.

Hangi işe girse tutunamaması, okulda da sürekli başarısız olması evdeki gerilimi arttırıyordu.

Sadece yazmak istiyordu Bukowski. Okul dersleri için kullanması için alınan daktiloda öyküler yazıyordu. Bunu öğrenen babası daktiloyu, kağıtları, Bukowski’nin tüm eşyalarını camdan aşağı atıyor.

Okuldan atılıyor sonunda. Bir süre geçici işlerde çalıştıktan sonra Amerika’yı keşfetmek için yollara atıyor kendini. ‘’Gerçek dünya’’ hakkında yazabilmek için.

İlk yıllarda beş parasız, sefil bir halde, ucuz ve kötü pansiyon köşelerinde kalıyor. Hem çalışıyor hem dergilere göndermek üzere durmadan öykü yazıyor, karnını çikolata ile doyuruyor.

“Pek çok gün boyunca sadece çikolatalı gofret yiyordum, çünkü sadece 5 sentti gofretler. Payday adlı bir çikolata vardı. Ondan çok yediğimi hatırlıyorum. Ucuz olmasına rağmen tadı o kadar güzeldi ki bu çikolatanın. Gece bir ısırık alsanız sabaha kadar tadı damağınızda kalırdı.”

Bir süre sonra öykülerinden birini yayınlatmayı başarıyor ve böylelikle yazarlık mesleğine ilk adımını atmış oluyor. Ancak eserlerinde kendi adını değil, Charles ismini kullanıyor. Babasını hatırlattığı için kullanmıyor gerçek adını.

Bir dönem postacılık yapıyor. Buradaki işi aç kalmamasına yetiyor sadece. Zaten çok zengin olayım, süper kariyerler yapayım diyen bir adam olmamıştı hiçbir zaman Charles.

Okumaya ve yazmaya ara veriyor bir süre.

1955 yılında Mide kanaması geçiriyor ve az kalsın hayatını kaybediyordu Bukowski. Bu durum ona ikinci bir şans olarak görünüyor ve tekrar yazmaya başlıyor. Okuyup yazmadığı dönemi için, “Sonraki yıllara yatırım yapmıştım” diyor.

‘’En iyi zamanlarımda bir oda, bir daktilo ve bir şişe vardı.’’

Daktilo sesinden rahatsız olan komşularıyla mücadele ediyor bir dönem. Hatta ev sahibi insanlar rahatsız olduğu için saat 9.30’dan sonra, tam da en iyi öykü ve şiirlerini yazdığı saatlerde daktiloyla yazı yazmamasını söylüyor. O da saat 9.30dan sonra kağıt kalem kullanarak yazıyor yazılarını.

Başkalarının ne düşüneceğini umursamadan yazıyor yazılarını, hayata karşı çok sağlam tespitlerde bulunuyor. Perdenin arkasında gördüklerini en sade şekilde ve doğrudan iletiyor. İçten uslübü ile yazıları insanda sanki onunla sohbet ediyor hissi yaratıyor.

Ürettikçe daha çok dikkat çekiyor ve başarıyı yakalıyor. Yazılarının ve Charles’in çok sayıda hayranı olmasının yanında bir kesim tarafından da hiç sevilmiyor. Hala olduğu gibi 🙂

‘’Bu çok önemli: ‘’kendine boş zaman yaratmak’’. İşin özü tempoda. Tamamen durmadan ve uzun dönemler boyunca hiçbir şey yapmaksızın her şeyi gevşeteceksin. İster aktör olun ister ev kadını ya da başka bir şey, inişler ve çıkışların arasında büyük duraklamalar olmalı ve bu sırada siz hiçbir şey yapmamalısınız. Yatağa uzanıp öylece tavana bakarsınız. Bu çok, ama çok önemli. Peki modern toplumda bunu yapan kaç kişi var? Pek az. Tamamen aklını kaçırmış, öfkeli, sinirli ve nefret dolu olmalarının sebebi bu.’’

Mutsuz ve travmalarla dolu bir çocukluk geçiren, okulda da işte de başarısız olan, hayatı boyunca 20’nin üzerinde farklı işte çalışan Bukowski, her şeyden vazgeçti ama yazmaktan vazgeçmedi. Hayatı boyunca tutku duyduğu şeyi yaptı ve istediği gibi yaşadı.

Özgün ve yalın tarzı ile edebiyat dünyasında bir devrim yarattı. Yeraltı edebiyatı denince akla ilk gelen isimlerden biri onun ki. Ve dünya var olduğu sürece yazıları ve şiirleri ile hayatlara dokumaya devam edecek.

Harika Bukowski Sözleri

Dünyanın sorunu, akıllı insanlar şüphelerle doluyken, aptalların öz güvenle dolu olması.

Yazmak, kendi iradesiyle gelen tehlikeli bir delilik halidir. Kışkırtırsan yitirirsin, yazıyor gibi yaparsan sözcükler hastalanır.

Ölüm korkunç değildir. Hayatı dolu dolu yaşamaktır korkunç olan.

Belli bir tarza sahip olarak aptalca bir şey yapmak, sıkıcı ve havalı bir şey yapmaktan çok daha iyidir.

Özgür ruhlar enderdir, ama görünce bilirsin – en basitinden onlarla veya yanındayken, iyi, çok iyi hissedersin.

Deha, çok derin anlamı olan şeyleri çok basit söyleme yeteneğidir.

Veda

1994 yılında hayata gözlerini yumuyor Bukowski. Mezar taşında ‘’Don’t try’’ yani ‘’denemeyin’’ yazıyor. 1963’te John William Corrington’a neden böyle bir şey söylediğini şu cümleleriyle açıklıyor:

“Birisi bana ne yaptığımı, neden ve nasıl bir şeyler ürettiğimi sormuştu. Ben de ona denememesini söylemiştim. Bu çok önemlidir, denememek önemlidir. Ne lüks arabalar için, ne ölümsüzlük ne de bir şeyler üretmek için… Sadece beklemelisiniz. Bir şeyler olmazsa bir süre daha beklemelisiniz. Duvardaki bir sinek gibi düşünün. O size yaklaştığı anda öldürürsünüz. Başınızın etrafında dolaştığı anda onu yakalar ve öldürürsünüz. Ya da ondan hoşlanırsanız arkadaşlık kurar ve evinizde kalmasına müsaade edersiniz.”

Son olarak, Charles’in şu güzel, adeta hayat dersi verdiği satırlarıyla bitirmek istiyorum yazıyı:

Bu hayat senin hayatın

İzin verme kederli bir teslimiyetin içine itilmesine.

Hazır ol umutlarına,

Çıkış yolu vardır elbet,

Işık var bir yerde.

Belki çok parlak değil ama,

Delmeye yeter karanlığı.

Hazır ol beklediğine.

Tanrılar sana fırsatlar sunacak,

Tanı!

Kullan onları.

Ölümü yenemezsin ama

Bazen red edebilirsin yaşarken ölmeyi.

Bu yolu seçtiğinde

Daha da aydınlık olacak.

Bu hayat senin hayatın,

Hala sahipken tanı onu.

Eşsizsin!

Ve bil ki, tanrı

Sadece seni mutlu etmek için,

Hep bekledi ve bekleyecek.

2 cevap

  1. Mehmet Salih ÖZSARAÇ dedi ki:

    harika bir sunum olmuş. Hep merak ederdim,bu kadar güzel yazılar yazan müthiş adamın hayatını. Çok ama çok teşekkür ederm üstad.

Bir Cevap Yazın