+905325441237
bora@ozkent.co

Sakın Siz de Akrasia Hastası Olmayasınız?

Geleceği Kavrayın, Dönüşümü Yönetin, Sınırlarınızı Yıkın, Haddinizi Aşın!

(Okuma Süresi: 3 Dakika)

Akrasia dehşet verici bir rahatsızlık. Hem çok sinsi, hem çok çabuk yayılıyor, hem de çok öldürücü.

Bir insanın başarabileceklerinin korkutucu suikastçısı o.

Biliyorum Covid-19’dan korkuyor ve ona karşı elinizden gelen her türlü önlemi alıyorsunuz. Haklısınız da.

Ama belki de Akrasia esas korkmanız gereken hastalık. Bir kez bulaşırsa geleceğinizi mahvetmesi kesin.

Üstelik o kadar sinsi bir bela ki, sizi nasıl mahvettiğini farketmiyorsunuz bile.

Neyse ki bu berbat rahatsızlığın hem aşısı hem de tedavisi var. İsteyen kendisini bu beladan pekala kurtarabilir yani. Buyrun, anlatıyorum.

Akrasia ilk kez Sokrat ve Aristo gibi Antik Yunan felsefecilerinin teşhisini koyduğu zihinsel bir rahatsızlık.

Bu hoş tınılı kelimenin Türkçe’ye en kısa çevirisi “iradenin zayıflığı” olabilir sanırım.

Belki de onu bir rahatsızlık olarak değil de, berbat bir alışkanlık olarak görmek daha akıllıca olur. Benim ve muhtemelen pek çoğunuzun yıllardır kurtulamadığı pis bir alışkanlık.

Bu kötü alışkanlığın iki boyutu var.

Birincisi kendimiz hakkında duymamız gereken en önemli eleştirilere kulaklarımızı tıkamamız, en ufak eleştiri de bile derhal savunmaya geçmemiz. Hatta bu bir özeleştiri olarak kendimizden gelse bile…

İkincisi ise eleştirildiğimiz ve aslında kalbimizde hak verdiğimiz konularda bir türlü harekete geçmememiz.

Hatta eğer eleştirinin tonu çok sert ise karşı-direncimizi daha güçlendirmemiz.

Yani kısacası Akrasia geliştirmemiz gereken yönlerimizi pekala bilmemiz, ama bu bilgiyi görmezden gelmemiz, ihmal etmemiz ve bir türlü harekete geçmemiz anlamına geliyor.

Bir örnekle açıklayım.

Mesela “yeterince kitap okumuyorum ben!” gibi bir özeleştiriyi düşünün. Oldukça somut ve kanıtlanabilir bir özeleştiri bu.

Sonuçta bir yılda kaç kitap okuduğunuzu ölçmek hiç de zor değil. Ve kitap okumanın insana kazandırabileceklerini anlamak için de süper bir zekaya sahip olmak gerekmiyor.

Bu kadar bariz ve doğrudan kendimizden gelen bir eleştiri de bile hemen savunma sistemlerimiz devreye girer, özeleştiriyi haksız çıkaracak argümanları üretmeye başlar beynimiz.

“Ama vaktim yok ki”, “işten eve geldiğimde pestilim çıkmış oluyor, kitap okuyacak kafa kalmıyor ki ben de”, “kitaplar çok pahallılar”…

Ve sonra bu bahanelerle zehirlenmiş beynimiz genellikle işin kolayına kaçar, eylemsizliği seçer. Ya da harekete geçmeyi ertelemeyi…

Ertelemek aslında yapmamız gerektiğin bildiğimiz bir şeyi ilerideki bir zamana bırakmaktır. Ve içten içe o zamanın asla gelmeyeceğini bilmek.

Çünkü o “zamanı” gerçekleşmesi imkansız koşullara bağlamak gibi tuhaf bir davranışımız var.

“Şu işlerim bir hafiflesinler hele”, “tatilde çok okuyarak telafi ederim”, “biraz para biriktireyim de hele”…

İşlerimiz asla hafiflemezler, tatilde kitap okumaktan daha eğlenceli şeyler olacaktır ve o para da asla birikmeyecektir.

Bütün bunları biliriz ama yine kitap okumayı ilerideki bir zamana erteleriz. Kendimize bile bile yalan söyleriz yani.

Çünkü pek çoğumuz Akrasia rahatsızlığının mağdurlarıyız. Elimizde değil.

Peki bu hastalık nasıl yenilebilir? Aşısı nedir, ilacı nedir? Nasıl daha kolay harekete geçeriz. Bunları da bir sonraki yazıma bırakayım dilerseniz.

Görüşmek üzere.

Bir Cevap Yazın