Haddini Aş Hikayeleri 36: Mahatma Gandhi

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

Gandhi diyor ki: “Bizi yok edecekler şunlardır: İlkesiz siyaset; vicdanı sollayan eğlence; çalışmadan zenginlik; bilgili ama karaktersiz insanlar; ahlâktan yoksun bir iş dünyası; insan sevgisini alt plana itmiş bilim; özveriden yoksun bir din anlayışı…”

Bu hafta Gandhi’yi anlatmak istedim, çünkü şu günlerde dünyaya ve hayata karşı umudunu kaybeden çok insan var biliyorum. Çabalamaktan vazgeçen, inancını yitiren çok insan var.

Gandhi’yi anlatmak istedim, çünkü onun yaşamının ve yaşama bakış açısının size umudun ve azmin gücünü bir kez daha hatırlatacağına inanıyorum.

Read more

Zorluklarla Baş Etmenizi Kolaylaştıracak Felsefe: Stoacılık

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Hiç beklemediğimiz bir anda, beklemediğimiz bir yaşantının tam ortasında bulabiliyoruz kendimizi. Yarının nasıl olacağı hakkında hiçbir fikrimiz olmayabiliyor. Çok önem verdiğimiz şeyler, bir anda önemini yitirebiliyor.

Çaresiz ve kaygı dolu olduğumuz böyle zamanlarda hayatla başa çıkmamızı kolaylaştıracak, 21. yüzyıl insanın ilacı olan, bu yüzyılda zihin sağlığımızı korumamızı sağlayacak ve bizi her alanda başarıya taşıyacak bir felsefe: Stoacılık.

Bu yazımda Stoa felsefesinden ve bu felsefeyi kendi hayatlarımıza nasıl uygulayabileceğimizden bahsediyorum.

Read more

Evden Verimli Çalışmak İçin Öneriler

(Okuma Süresi: 2 Dakika)

Corona Virüsün hızla yayılması, tüm dünyada birçok şirkette evden çalışma düzenine geçilmesine mecbur bıraktı. Üstelik bu yeni düzeni daha önce deneyimlemeyen, dolayısıyla evde işlere adapte olmakta, verimini ve motivasyonunu sağlamakta zorlanan birçok çalışan var.

Yıllardır günlerinin büyük kısmını evden çalışarak geçiren bir insan olarak kendimi bu konu hakkında yazmak zorunda hissettim.

Yeni hayata uyum sağlamak için neler yapabiliriz? Etrafımızın dikkat dağıtıcılarla dolu oldu evimizde motivasyonumuzu nasıl sağlayabiliriz?

Read more

Haddini Aş Hikayeleri 34: Lev Nikolayeviç Tolstoy

(Okuma Süresi: 6 Dakika)

”Zor zamanlar geçiriyorsanız, sevdiklerinizi kaybetmekten dolayı acı çekiyor ya da gelecekten korkuyorsanız, hayatın sadece şimdiki zamandan mevcut olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Tüm düşünce ve hatıralarınızı şimdiki zamana yöneltin. Böyle yaptığınız taktirde geçmişe ait tüm acılarınız, geleceğe dair tüm endişeleriniz yok olur gider, mutluluğu ve özgürlüğü duyumsarınız.”

Hayatını yaşam üzerine düşünerek,”Ben kimim? Neden yaşıyoruz? Yaşamın anlamı ne? Yaptıklarımın ve yapacaklarımın sonucunda ne olacak?” sorularıyla geçiren, tüm zamanların en büyük yazarlarından sayılan Tolstoy söylüyor bunları.

Savaşlar görmüş, çok fazla kötülüğe şahit olmuş, sevdiklerini kaybetmiş ama kalbini her zaman temiz tutmayı başarmış ve her zaman gerçeklerin peşinde koşmuş bir yazar o.

Onun hayat hikayesini, düşüncelerini, sözlerini okuyunca eminim ki birçoğunuz içinde yaşadığımız dünyayı, kendi dünyanızı ve insanoğlunu bir kez daha sorgulayacaksınız.

Read more

Yalnızlığı Nasıl Fırsata Çeviririz?

(Okuma Süresi: 3 Dakika)

‘’Yalnızlık’’

Birçoğunuza çok korkutucu geldiğine eminim bu kelimenin.

‘’Yapıcı yalnızlık’’

Şimdi nasıl? Daha az ürkütücü oldu sanki.

Yeryüzünün tüm insanlarının bir süre sosyal olmaya ara vermek zorunda olduğu bir dönemden geçiyoruz. Haliyle kendimizle çok fazla baş başa kalacağımız bir dönem olacak bu.

Endişeli olduğunuzu biliyorum, sürekli haberleri takip edip daha da endişelendiğinizi biliyorum. Gündemden uzaklaşmak adına kitap okurken, film izlerken dahi aklınızın bir ton soruyla meşgul olduğunu biliyorum. ‘’Ne zaman bitecek?’’ ‘’İşler ne olacak’’ ‘’Sevdiklerime bir şey olacak mı?’’

Read more

Haddini Aş Hikayeleri 33: Bill Gates

(Okuma Süresi: 7 Dakika)

Sene 2015, Bill Gates Ted konuşmasında dünyaya sesleniyor. Diyor ki:

“Ebola hava yoluyla bulaşmadı, insanlar hızlı bir şekilde yatağa düştü ve virüs kentsel bölgelere ulaşamadı bile. Bir sonrakine bu kadar şanslı olmayabiliriz. Bulaşıcı hastalığa kapıldığı halde kendini iyi hisseden, bir uçağa binmiş ya da bir markete gitmiş insanlardan bu virüsü kapabilirsiniz. Bu ciddi bir problem, endişelenmemiz gerekiyor.“

”Eğer şimdi önlemimizi almaya başlarsak, bir sonraki salgına hazır olabiliriz.” 

Muhteşem bir öngörüye sahip olan, dünyanın en zengin ikinci kişisi Gates, Korona salgını ile mücadele ettiğimiz şu günlerde Microsoft’tan istifa ettiğini, hayır işlerine daha fazla zaman ayırmak, dünya sorunlarıyla daha fazla ilgilenmek istediğini açıkladı.

Read more

Günümüzün En Çok Aranan Becerisi: Eleştirel Düşünme

(Okuma Süresi: 6 Dakika)

Kendinize karşı ne kadar dürüstsünüz? Bir konu hakkında bilmediklerinizi rahatlıkla kabul ediyor musunuz yoksa genelde fikirlerinizin hatasız olduğunu mu düşünürsünüz?

Bir sorunla karşılaştığınızda bunun sizi geliştirecek, aşılması gereken bir zorluk olarak mı görürsünüz yoksa bir tehdit olarak mı algılarsınız?

Kendinizi meraklı, etrafında olup biteni anlamaya gayret eden bir birey olarak mı tanımlarsınız yoksa ilgisiz ve olup bitenle ilgilenmeyen bir insan olarak mı?

Bu sorulara vereceğiniz cevaplar sizin bir eleştirel düşünür olup olmadığınızı söyler. Sizin bir eleştirel düşünür olup olmamanız ise sizin ne kadar başarılı, kaliteli ve tatmin edici bir hayat yaşayacağınız söyler.

Read more

Haddini Aş Hikayeleri 32: Olafur Eliasson

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Çağımızın en yaratıcı, en sıra dışı, en orijinal sanatçılarından birini anlatıyorum bu yazımda.

Dünyayı değiştirmenin, dünyayı algılayış biçimimizi değiştirmekten geçtiğini söyleyen bir sanatçı. Düşünceyi eyleme dönüştürmenin yollarını gösteren bir sanatçı.

Onun hikayesinin, dünyaya bakışının, çalışma şeklinin okuyan herkese bir şekilde ilham vereceğine eminim. Ve birçok kişinin kafasındaki başarı tanımını da sorgulatacağına eminim.

Read more

Bu Yazıyı Ertelemeden Okuyun

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Önemli ve yapılmayı bekleyen bir işimiz vardır. Otururuz başına. Kolları sıvadık, tam başlayacakken bir şey olur.

Deriz ki: ‘’Ben bu işi yapabilecek kadar bilgiye sahip değilim sanki. Hadi çok saçma bir şey çıkarsa ortaya?’’

Bir süre kaygı, şüphe, özgüvensizlik duygularıyla boğuştuktan sonra:

‘’Bu masa çok dağınık ya, önce bir toparlayayım böyle odaklanamam.’’

Masayı toplar, tertemiz yaparız.

‘’Of karnım acıktı. Aç aç da nasıl çalışayım, önce bir şeyler yiyeyim en iyisi.’’

Read more

Haddini Aş Hikayeleri 31: Aldous Huxley

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Sene 1932, geleceğe dair umutlarını yavaş yavaş kaybeden Huxley, oturdu masasının başına ve başladı yazmaya. Geleceğin neye benzeyeceğini anlattı kurduğu distopyasında.

Mutluluk ve tatmin üzerine kurulmuş bir dünya yarattı. Cesur Yeni Dünya. O dünyaya birbirinin aynısı, hiç düşünmeyen, sorgulamayan, endişelenmeyen insanları yerleştirdi, hissiz insanları. Bu dünyada sanata, edebiyata, felsefeye, bilime de gerek yoktu. Gerçekten mutluydu buradaki insanlar. Mutluydular, ama aptal bir robottan farksızdılar.

Read more

Dünyanın En Kıymetli Alışkanlığı: Kitap Okumak

(Okuma Süresi: 6 Dakika)

Ben henüz küçük bir çocukken dünyamı rengarenk yapan onlarca arkadaşım vardı. Bu arkadaşlarım bana hayal kurmayı, dünyaya bambaşka pencerelerden bakmayı öğrettiler.

Genç bir delikanlıyken, yaşamı sorgulamaya başladığımda bana çeşit çeşit bakış açıları sundu bu arkadaşlarım. Çok sıkıntılı, stresli zamanlarım oldu. Beni rahatlatan yine onlardı. Onlar beni motive etti. Özgüvenimi arttıran da onlardı.

Üniversite yıllarıma geldiğimde kritik düşünme becerim iyice gelişmişti onlar sayesinde. Daha doğru kararlar verebilmemi ve en önemlisi geleceği anlayabilmemi sağladılar.

Ben bu arkadaşlarımı hiç bırakmadım. Hala onlarla birlikte dünyayı keşfediyor, onlarla birlikte geleceği kavramaya çalışıyorum. Ve bulunduğum noktaya gelebilmemde çok büyük katkıları var bu arkadaşlarımın.

Read more

Haddini Aş Hikayeleri 30: Francis Mallmann

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

‘’Çocukları rahat sandalyelere yerleşsinler diye eğittiğimizi düşünüyorum. İşin vardır, küçük bir araban, uyuyacak bir yerin vardır ve hayallerin ölmüştür.

Güvenli bir yolda gelişim gösteremezsiniz. Her birimiz hayatta bir şeyler başarmalıyız. Bu da çok çalışarak ve çok fazla risk alarak olur. Büyümek ve gelişmek için biraz belirsizliğin kıyısında olmalısınız.’’

Güney Amerika’nın en ünlü şefi Francis Mallmann diyor bunları.

Gastronomi dünyasında rekabet etmek yerine kendine bambaşka bir yol çizen, özgür olmayı seçen, görebileceğiniz en orijinal, en yaratıcı insanlardan birisi. Göçebe bir şef, bir yazar Francis.

Read more

Haddinizi Aşmak İçin Zihinsel Gücünüzü Kullanın

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Hiç düşündünüz mü, neden bazı insanlar koyduğu hedeflere ulaşırken bazıları ıskalar başarıyı?

Birini iyi bir girişimci, iyi bir sporcu, iyi bir sanatçı, iyi bir eş, iyi bir ebeveyn yapanın ne olduğunu merak ettiniz mi hiç?

Yetenek, zekâ, çok çalışmak, azim, vizyon, kararlılık gibi birçok etken var, bunu hepimiz biliyoruz.

Fakat o olmadan tüm bu özelliklere sahip olmamızın çok zor olduğu bir şey var. O olmadan ne çok çalışabilecek ne de azmedecek enerjiyi kendimizde buluruz, o olmadan analitik veya duygusal zekâmız bizi bir yere kadar götürür. O olmadan yaratıcılığımızı bir yere kadar kullanabiliriz.

Peki nedir hayatımızı yönlendiren bu şey?

Söylüyorum: ‘’Zihinsel güç’’

Read more

Başarının Sırrı: TEK BİR ŞEY

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

‘’Başarı tek bir amaca yönelik hareket etmeyi gerektirir.’’ der Vince Lombardi.

Peki şu günlerde sizin odaklanmaya çalıştığınız kaç iş/görev var?

Eğer cevabınız ‘’birden fazla’’ ise, size kötü bir haberim var: beyninizi öldürüyorsunuz.

Çünkü beynimiz bunun için üretilmedi, aynı anda yalnızca tek bir işe odaklanabilme yeteneğine sahip. Eğer siz beyninize aynı anda birden fazla iş yüklemeye çalışırsanız, kendini zorlayacak ve sonunda zarar görecektir. Üstelik bu zarar kalıcı hasarlara bile yol açabiliyor.

Read more

Haddini Aş Hikayeleri 28: Christoph Niemann

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Bugün yaratıcılık, yenilikçilik, sezgisellik, inovasyon gerektirmeyen iş kolları yavaş yavaş insan dışı alana doğru kayıyor. 10 yıl içinde, şu an icra etmekte olduğumuz mesleklerin birçoğunu zaten yapay zekaların, insansız teknolojilerin yapıyor olacağı söyleniyor her yerde.

Hal böyle olunca, yaratıcılık bugünün ve yarının en kritik yetkinliklerinden birisi diyebiliriz.

Herkesin gördüğünü görmek, fakat daha önce kimselerin düşünmediğini düşünmek ve daha önce hiç kimsenin yapmaya kalkışmadığını yapmak… İşte bunu yapabilenler tam anlamıyla geleceğin iş dünyasının parlayan yıldızları, en çok ihtiyaç duyulanları olacak.

Read more

Haddini Aş Hikayeleri 27: Oprah Winfrey

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

Öyle insanlar vardır ki hayatta; Daha küçük bir çocukken hırpalar hayat onları, kötü davranır. Çok acı çeker, defalarca kez yenilgiye uğrar, kayıplar yaşarlar. Olabilecek en kötü şeyler gelir başlarına…

Ama bir çıkış yolu bulana kadar mücadele eder bu insanlar. Çünkü birçoğumuzun aksine, hayatlarını değiştirebilecek cesarete sahiptirler. Ve ne yapar eder, kendi hayatlarını söke söke alır ve sonunda istedikleri insana dönüşürler.

İşte böyle insanlar beni en çok etkileyen, çok saygı duyduğum insanlar olmuştur hep.

Read more

Haddini Aş Hikayeleri 26: Elveda Mamba!

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

Sevgili Basketbol
Babamın çoraplarını top haline getirip,
Atmaya başladığımdan beri,
Tek bir gerçek olduğunu biliyorum.
Sana aşık olduğumu.
Bu öyle derin bir aşk ki;
Aklım bedenimden,
Ruhum ve duygularıma kadar her şeyimi sana verdim.
Sana sırılsıklam aşık olan 6 yaşındaki bir çocuk olarak
Asla tünelin sonunda görmedim kendimi.
Her zaman bir çıkış yolu buluyordum kendime.
Ve bu yüzden koştum.
Hiç bir sahada basılmadık yer bırakmadım.
Ve her topa sahip olmak için çabaladım
Ben azmimi istedim,
Ben sana kalbimi verdim,
Çünkü benim için çok daha fazlasısın.
Kan ter içinde oynadım bu oyunu.
Mücadele beni çağırdığı için değil,
SEN beni çağırdığın için.
Senin için her şeyi yaptım,
Çünkü senin yaptığında buydu
Biri seni hissettiğinde
Aynı zamanda beni de hissetti.
6 yaşındaki bir çocuğa ”Laker” hayalini verdin.
Ve her zaman bunun için seveceğim seni.

Read more

Tutkulu Girişimcilerin Plansız Adımları

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Dev işler tutkulu girişimcilerin plansız adımlarıyla kuruluyorlar çoğu zaman.

Mesela Elon Musk uzay işi ile ilgilenmeye başladığında aklında SpaceX’i kurma fikrinin kırıntısı bile yokmuş.

Musk PayPal satışından gelen parayla çocukluğundan beri hayallerini süsleyen Mars yolculuğunu gerçekleştirmenin yollarını arıyormuş.

Araştırmaları sırasında Musk, NASA’nın bırakın Mars’ın kolonizasyonu, uzaya insanlı yolculuğu için bile hiç bir planının olmadığını görünce büyük hayal kırıklığına uğruyor.

Read more

Başarıya Giden Yolda Zaman Yönetiminin Önemi

(Okuma Süresi: 6 Dakika)

Dünyada hepimize eşit olarak verilmiş bir şey var. Çok değerli bir şey bu, bir hazine. Ve biliyor musunuz? Bu hazineyi çarçur etmeden, en doğru şekilde kullananlar ödüllendiriliyor. Hayalleri gerçek oluyor, arzu ettiği başarıya ulaşıyor.

Fakat onun kıymetini bilmeyenler, onu umursamayanlar ise oradan oraya savruluyor hayatı boyunca. Ne isteklerini tam olarak yerine getirebiliyor ne de büyük başarılara imza atabiliyorlar. Muhtemelen yolun sonuna geldiklerinde anlıyorlar onlara verilen hazinenin değerini.

Bu hazinenin ne olduğunu tahmin edebildiniz mi?

Read more

Doğru Karar Nasıl Alınırlar?

(Okuma Süresi: 7 Dakika)

Bugün, başarı yolculuğunda çok önemli olduğuna inandığım bir konuyu paylaşmak istiyorum sizlerle: Doğru kararlar almanın sırrını.

Yatırımlarınız, kariyeriniz, ilişkileriniz veya sağlığınız gibi tüm konularda daha doğru kararlar almanın sırrını.

Yatırımcılar ister istemez daha sık ve daha çok kararlar aldıklarından, konuya oradan örneklerle gireceğim. 

Ama daha sonra hayatın hemen her alanında doğru kararlar alabilmenin en büyük sırrını vereceğim: Karar alma sisteminizi kurmak ve sürekli olarak geliştirmek.

Konu ilginizi çektiyse buyrun okumaya. 

Biraz uzunca bir metin ama gerçekten çok yararlı bir yazı okuma olduğunu düşünüyorum sizler için. 

Her zamanki gibi soru ve yorumlarınızı heyecanla bekliyorum.

Read more

Haddini Aş Hikayeleri 25: Soichiro Honda

(Okuma Süresi: 6 Dakika)

Bir süredir etrafımda çok fazla duyduğum yakınmalar şu şekilde:

‘’Kendi işimi kurmak istiyorum ama bu kriz ortamında hiç cesaret edemiyorum.’’

‘’Çok güzel bir girişim fikrim var ama ülke bu haldeyken işimi bırakıp sil baştan yapamam.’’

‘’İş bulamıyorum, kriz olduğundan şirketlere girmek çok zorlaştı.’’

Haklısınız da. İş kurmanın da iş bulmanın da kolay olmadığı, gerçekten fakirleştiğimiz, hayatın çok pahalı olduğu, paralarımızın hızla eridiği zor bir dönemden geçiyoruz ülkece.

Read more

Haddini Aş Hikayeleri 24: Jeff Bezos

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

Sizi çok heyecanlandıran, hayata geçirmeyi çok istediğiniz muhteşem bir fikriniz var. 

Ama bir yandan tereddütler içindesiniz.

‘’Ya başarısız olursam?’’

‘’Ya benimle alay ederlerse?’’

‘’Ya düzenim bozulursa?’’

Sizi harekete geçmekten alı koyan bir ton soru işareti. 

Bugün gezegenin en zengin insanı olan ve 21. yüzyılın efsanevi girişimcileriden sayılan Jeff Bezos da Amazon’u kurmadan önce tıpkı sizin gibi sorular sorup duruyordu kendine. 

Ama ne yaptı biliyor musunuz? 

Kendisine yepyeni bir bir bakış açısı edindi: ‘’Pişmanlığı azaltma bakış açısı.’’

Read more

%1’lik İyileşmelerin İnanılmaz Toplam Gücü

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

David Brailsford İngiliz Ulusal Bisiklet takımının başına getirildiğinde takımının başına getirildiği dönemde İngiliz profesyonel bisikletçiler 100 yıla varan karanlık bir dönemden geçmekteydiler. 

1908 yılından bu yana, İngiliz biniciler Olimpiyat Oyunlarında sadece bir altın madalya kazanmışlardı ve son 110 yıldır bisikletin en büyük yarışı Tour de France’da hiçbir İngiliz bisikletçinin birinciliği yoktu.

Durum o kadar vahimdi ki, İngiliz bisiklet üreticileri markalarını kötü etkileyeceğini düşündükleri için  İngiliz milli takımına bisiklet satmayı red ediyorlardı.

Dave Brailsford’un seçilme nedeni onun “marjinal kazanımların toplamı” adını verdiği yönetim stratejisinin bisiklet federasyonu yöneticilerinin çok ilgisini çekmeseydi.

Read more

Haddini Aş Hikayeleri 23: Dostoyevski

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

Kitaplarını her okuyuşumda ‘’Bir insan böyle cümleler kurabilecek kadar ne yaşamış olabilir?’’, ‘’Bir insan nasıl bu kadar harika psikolojik analizler yapabilir’’ dedirten bir dehadan bahsedeceğim bu yazımda.

İnsana okumayı sevdiren, hayata bambaşka pencerelerden bakmayı öğreten bir deha bu. Kim mi? Dostoyevski.

Öyle bir deha ki, ”Bütün insanlığın son sınırı Dostoyevski değilse hiç kimsedir!” diyor Zweig ondan bahsederken.

Einstein, “Dostoyevski bana bütün bilim insanlarından daha fazlasını verdi. Gauss’tan bile…” diyor.

Nietzsche: “Kendisinden bir şeyler öğrendiğim tek psikolog Dostoyevski olmuştur.”

Freud, ”Sanatçı, nevrozlu, ahlakçı ve suçlu olmak üzere dört ayrı cephesi bulunan, zengin bir kişilik yapısıyla karşımıza çıkar Dostoyevski. Acaba bu karmaşık yapıyı açıklığa kavuşturmak için nasıl bir yol izlemeli?” diye tanımlıyor.

Read more

Haddini Aş Hikayeleri 19: Eren Bali

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Şimdi size bildiğiniz online eğitim sitelerini sayın desem, eminim ki aklınıza ilk gelenlerden biri ‘’Udemy’’ olacaktır.

Peki bugün dünyada en çok bilinen ve kullanılan bu eğitim sitesinin arkasında Türk bir girişimci olduğunu biliyor musunuz?

Evet, bu yazımda Udemy’nin kurucusu Eren Bali’nin Türkiye’de küçük bir köy okulundan Silikon Vadisi’ne uzanan başarı hikayesini anlatıyorum.

1984 yılında, öğretmen anne ve babanın çocuğu olarak Malatya’da dünyaya geliyor Eren. İlkokulu, 5 sınıfa aynı anda ders verilen tek odalı bir köy okulunda bitiriyor. Ta o zamanlardan matematik ve bilime büyük ilgi duyuyor.

Ardından Malatya Fen Lisesini kazanıyor. Lisede Uluslararası Matematik Olimpiyatlarında derece yaptığı için MIT ve Harvard gibi dünyanın en başarılı üniversitelerden teklif alıyor. Buna rağmen ODTÜ’de bilgisayar mühendisliği okumayı tercih ediyor.

“Malatya’dan hiç çıkmamıştım. ABD çok uzak geldi. Ablam ODTÜ’de okuyordu; o korkuyla ODTÜ’ye gittim.”

İçinde bitmek tükenmek bilmeyen bir keşfetme, yeni şeyler üretme arzusu olan Bali, ODTÜ’deki ilk senesinde Bilgisayar Topluluğunun sunucu üzerinden müzik dinlemesini sağlayacak “MP3 server” adlı bir uygulama yazıyor.

‘’Öğrenciler arasında çok popüler oldu ama okulun internetini çok hızlı tüketmiştik” 

Bu deneyimiyle “insanların ihtiyacı olan bir şeyi yapmanın” onu ne kadar mutlu ettiğini anlıyor ve gerçekten ne istediğine karar veriyor o dönem: Başarılı ve dünyada değişime neden olan bir girişimci olmak.

Yine ODTÜ yıllarında ortaokuldan arkadaşı Oktay Çağlar ile proje halindeki binaların 3 boyutlu maketini gösteren ‘’guncelbasin.com’’ isimli internet sitesini kuruyorlar. Fikir pek tutmasa da Udemy’e kadar gidecek olan girişimcilik yoluna çıkmış oluyorlar aslında.

O sıralar ODTÜ Teknokent’e Avrupa ve ABD’den eğitmenler geliyor ve girişimcilere sınıflarda eğitim veriyorlar.

Bali ve Çağlar eğitmenlere şöyle bir teklifte bulunuyorlar: ‘’Bu dersleri dijital ortama taşımaya ne dersiniz?’’

Teklif kabul ediliyor ve eğitmenler, iki arkadaşın geliştirdiği uygulama üzerinden uzaktan eğitim vermeye başlıyorlar.

Böylelikle milyonlarca insana ücretsiz ulaşabileceği ders içerikleri sağlamak olan hayallerine bir adım daha yaklaşıyorlar.

Ertesi sene Eren sadece online eğitim platformu kurmaya odaklanıyor.

“Eğitime demokrasi getireceğiz” mottosuyla harekete geçiyor ve Udemy’yi ilk kez Türkiye’de kuruyor, ancak iflas edince hayallerini gerçekleştirmek için arkadaşı Oktay ile Silikon Vadisi’ne gitmeye karar veriyorlar.

Elbette hedefe ulaşmak hiç de kolay olmuyor.

Bali’nin çalışma iznini alması çok uzun sürüyor, zor şartlarda yaşamını sürdürüyor bir süre. Beş parasız kalıyor, gündüz tam zamanlı işlerde çalışıp gece sabaha kadar kendi projesi üzerinde çalışıyor.

1 yıl boyunca ABD’de 50’den fazla yatırımcı ile görüşüyorlar ve hepsi fikri beğenmeyip reddediyor, “İnsanlar sertifika alamayacağı bir eğitime niye para ödesin?” diyorlar.

Bali ise insanların bir kez sertifika aldıktan sonra o siteyle bağının kopacağını, amacının süreklilik sağlamak olduğunu söylüyor. Ona göre eğitim devam etmeliydi.

“Öğrenmek ve sadece kendini geliştirmek isteyen insanlar için böyle bir platform bulunmaz bir hazine olacaktır.”

Sonunda bu vizyoner bakış açısı fark ediliyor. Fikre ilk inanan, Dave McClure oluyor ve ardından 11 melek yatırımcı, 2010 yılında Udemy’yi 1 milyon dolar fonluyor.

“Türkiye’de matematik olimpiyatlarına hazırlanırken internet benim tek kaynağımdı. Bu da benim hayatımda ciddi bir değişiklik yaratmama neden oldu. Ancak internette doğru kaynaklara ulaşmada zorlandım. İnternet üzerinden eğitimle başka insanların hayatlarında değişiklik oluşturmalarına olanak sağlamak, nasıl kolay bir hale getirilir, bu iş nasıl büyütülebilir diye düşündüm.”

Sonuç Olarak:

Eren, ‘’insanlar sertifika ya da diplomaya mecbur kalmadan, istediği konuyu, uzman kişilerden öğrenmesini sağlayacağız’’ dedi.

50’den fazla yatırımcı fikri gereksiz ve saçma buldu.

Eren yine de vizyonundan vazgeçmedi. Yolundan sapmadı.

Ve Udemy bugün 40 milyondan fazla öğrenci, 50 bin eğitmenle, tüm alanlarda 60’dan fazla dilde varlığını sürdürüyor.

Dünyanın en iyi ve en yaygın online eğitim platformlarından birisi. Ayrıca dünyanın batısında en çok fonlanan online eğitim şirketi.

Eren’in Bir Diğer Girişimi: Carbon

Eren, dünyanın en iyi sağlık sistemini bulduğunu ve gerçekleştirmeye başladığını söylediği girişimi Carbon Health uygulaması, hastalar ve doktorları online klinik platformunda bir araya getirmeyi amaçlıyor. Ve uygulamanın 30 milyon dolar yatırım aldığını duyurdu.

“Her sene bir zamanı Malatya’da köyde geçiriyorum. Oranın geçim kaynağı kayısı. Köylüler fiyat oynaklığından ciddi zarar görüyor. Fiyattan çok sonra haberdar oldukları için,  tüccarlar asıl kazancı elde ediyor. Bu sorunu çözebilirim. Ayrıca tarım ve enerji alanlarında bir şeyler yapmak istiyorum. Ancak hepsiyle ilgili şirketler kuramam. Bir ya da iki tane belki kendim yaparım, sonrasında hem yatırımcı olacağım, hem de aktif çalışacağım 4-5 iş planlıyorum”.

Eren’in bu vizyonuyla, daha çok başarılı girişime imza atacağına, adından sıkça söz ettireceğine eminim.

Yolu açık, başarıları daim olsun. 🙂

Haddini Aş Hikayeleri 18: Michelangelo

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

‘’İnsanlar, benim ustalığımı elde etmek için ne kadar sıkı çalıştığımı bilseler, onun o kadar hayret edilecek bir şey olmadığını anlarlar.’’

Tüm zamanların en büyük sanatçılarından biri olarak kabul gören, Rönesans’ı başlatan, inanılmaz vizyon sahibi ve sıra dışı bir insan olan Michelangelo diyor bunu.

Ben hep derim ki: Yaratıcı deha hikayelerine inanmayın. Büyük yaratıcılar aslında eşek gibi çalışan işçilerdir sadece. Yazıyı okuyunca bana hak vereceğinize eminim.

6 Mart 1475’te İtalya’da bir köy olan Caprese’de doğar Michelangelo. Ailesi, o 1 yaşındayken Floransa’ya taşınır. Ve henüz 6 yaşındayken annesini kaybeder.

Çocuk yaşlarında babasına büyüdüğünde sanatçı olmak istediğini söyleyen Mikelanj’a onun bir iş adamı (tüccar) olmasını isteyen babasının cevabı şu olur: “Hiçbir Buonarroti sadece ellerini kullanarak hayatını kazanmayacak.”

Ondaki ilahi yeteneği hiç göremeyen babası tarafından dayak yer sürekli. Sonunda babası onu bir stüdyoya çırak olarak göndermeyi kabul eder.

Baba korkusuyla, sanatını ellerini kullanmadan icra etmeyi öğrenir.

Hatta bir gün şehri ziyarete gelen bir prens atölyesine uğrar ve onu 5 metre uzunluğunda bir mermer bloğa bakarken bulur. Böylelikle Michelangelo’nun, 4 aydır her gün gelip, bu mermere saatlerce bakıp akşam yemeği için eve döndüğü söylentilerinin doğru olduğunu anlar o an.

Ve dayanamaz sorar prens: ”Ne yapıyorsun?”

Mikelanj cevaplar: ‘’Çalışıyorum’’

3 yıl sonra o düz mermer parçası olağanüstü, bugün dahi gören herkesi büyüleyen Davut heykeline dönüşecektir.

Eserleri

Davut Heykeli

Davut’un yontulduğu mermer orta kalitede, kimsenin beğenmediği ve iyi bir eserin çıkmasının imkânsız olarak görüldüğü bir mermer.

O dönem ”yapamazsın, boşa çabalama” diyen kimseye kulak asmıyor ve farkını konuşturuyor 26 yaşındaki Mikelanj. Kusurlu ve mundar edilmiş malzemeyi alıyor ve dünyanın en güzel eserlerinden birini çıkarıyor ortaya.

Kusursuz eserler üretebilmek için insan anatomisini en ince ayrıntısına kadar inceleyip kadavralarla uğraşıyor.

Davut heykelinin sadece eline bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

4 yıllık çalışma sonucu tamamlıyor Davut’u.

Heykel ilk yapıldığında büyüklüğü ve çıplaklığıyla insanları epey hayrete düşürüyor, hatta bazı kesimlerin ağır eleştirisine maruz kalıyor. Fakat daha sonraları Floransa’nın simgesi haline geliyor. Yapımından bu yana asırlar geçmesine rağmen hala şehrin simgesi durumunda ve senede 1,2 milyon insan hayranlıkla izliyor.

Mermerin içinde hapsolmuş meleği gördüm ve o serbest kalana kadar mermeri yonttum…

Michelangelo

Sistine Şapeli

Şapelin 300’den fazla figür ve Eski Ahit’te tarif edilen 9 sahneyi içeren o muazzam tavan fresklerini tam 4 sene boyunca yerden epeyce yükseklikte, kafası tavana dönük zor bir pozisyonda, geceli gündüzlü çalışarak tamamlıyor. Ayrıca kimseden de yardım almıyor.

Artık dayanacak gücüm kalmadı, boyun kemiklerim sırtıma batıyor “ diyor o dönemde yazdığı bir şiirde.

Kendisinin yapmış olduğu Mahşer Freskosu da yine Sistine Şapelinde.

Pieta Heykeli

Mermere adeta ruh verdiği, insan bedenini kusursuz bir şekilde işlediği bir diğer eseri. Meryem’in İsa çarmıhtan indirildikten sonra onu kucaklamasını tasvir ediyor.

Bu eseri yaptığında henüz 24 yaşındaydı Mikelanj ve o zamanlar çok fazla tanınmıyor.

insanlar bu heykelin başka bir sanatçı tarafından yapıldığı düşünüyor ve bu durum zaten agresif bir insan olan Mikelanj’ı epey kızdırıyor. Sonra gidip heykelin üzerine imzasını atıyor:

“Michael angelus bonarotus florentinus faciebat” yani “bu eser Floransalı Michelangelo Buonarroti tarafından yapılmıştır.”

Bu arada Pieta, Michelangelo’nun imzasını attığı tek eseridir.

Musa Heykeli

İnsanoğlunun gördüğü en önemli, en olağanüstü heykellerden biri daha. Öyle ki Freud’un 40.000 kadar yorum yaptığı bir eser.

Bir rivayete göre, Musa heykelini bitirdikten sonra eserin gerçekçiliği karşısında kendini kaybediyor ve “musa konuş!” diye bağırıyor ve elindeki çekici heykele fırlatıyor. Heykelin dizindeki hafif deformasyonun bu darbeden sonra olduğu söyleniyor.

87 yaşındayken ”hala öğreniyorum” diyen Mikelanj, 88 yaşında hayata veda edene dek resim, mimari, heykel ve yazın alanlarında sayısız eserler üretti. Hatta ölümünden 6 gün öncesine kadar Milano’da bulunan Rondanini Pietà üzerinde çalışıyordu.

Dünyaya güzellik katan o şaheserleri bize miras bıraktı ve gitti dahi sanatçı.

”Birçoğu Tanrı tarafından bu iş için seçilmiş olduğuma inanıyor. Ben de inanıyorum. Yaşlılığıma rağmen pes etmek istemiyorum. Tanrı’ya olan sevgimden dolayı çalışıyorum ve tüm umutlarımı O’na iletiyorum.”

Michelangelo

Muazzam bir sanat eseri mi ortaya koymak istiyorsunuz? ya da dünyayı değiştiren bir girişim kurmak? veya en iyi öğreten öğretmen olmak mı istiyorsunuz?

O halde çok çalışmalısınız, herkesten çok. Tutkuyla çalışmalısınız. Mikelanj’ın hikayesi bize işte bunu anlatıyor.

Haddini Aş Hikayeleri 17: Jack Dorsey

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

“İlginç bir şey yapmak için sıfırdan başlamak zorunda değilsiniz. Dünya üzerinde büyük bir etki yaratabilmek için sıfırdan başlamak zorunda değilsiniz. İyi bir fikriniz olmalı. Diğer insanları bu iyi fikirlerinize ikna etmek zorundasınız. Ve mümkün olduğunca da çabuk olmalısınız.“

Bu sözler, silikon vadisinin en popüler ve genç girişimcilerinden olan, Dünyanın her yerinden milyonlarca kişinin kullandığı sosyal ağ Twitter’in yaratıcısı Jack Dorsey’e ait.

Ve kendisi sosyal medya sitelerinin kurucuları arasından benim favorim olan. Nedenini ise bence yazıyı okuduktan sonra anlayacaksınız.

Twitter’i Kurmadan Önce

Sene 1994, 14 yaşındaki Dorsey, hala bazı taksi şirketleri tarafından kullanılan, birkaç tane açık kaynaklı sevkiyat yönlendirme yazılımı geliştiriyor.

Başarılı bir öğrenci olsa da, Teknoloji devi şirketlerin çoğu kurucusu gibi Dorsey de eğitim hayatını yarıda bırakanlardan.  Missouri Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nde kısa bir süre okuyup New York üniversitesine transfer oluyor, ancak aklına gelen bir fikirle okulu yarıda bırakma kararı alıyor.

2000 yılında arkadaşlarına Blackberry ve e-posta aracılığı ile günlük hayat hakkında bilgilendirmede bulunabildiği basit bir prototip yaratıyor, fakat o zamanlar kimse ilgilenmediği için bu fikrini bir süreliğine ertelemek zorunda kalıyor.

Bir süre sonra Odeo isimli bir Podcasting şirketinde işe başlıyor ve burada ileride beraber Twitter’ı kuracağı Evan Williams, Noah Glass ve Biz Stone ile tanışıyor.

Twitter’in Doğuşu

Çalıştığı Odeo şirketi 2006’da battıktan sonra, rafa kaldırdığı mesajlaşma fikrini tekrar gündeme alıyor ve böylelikle Twitter doğuyor. Twitter alan adını yaklaşık 7.000 dolara satın alıyorlar.

Ve 21 Mart 2006’da Jack Dorsey, ilk tweet’ini atıyor.

Twitter’in CEO’su olduğunda 30 yaşındaydı Dorsey.

Yalnızca 140 karakter sınırıyla, giriş yaptığınızda size ”what are you doing” diye soran, insanların fikirlerini, hislerini paylaştığı ve çoğu insan tarafından saçma bir girişim olarak görülen site, yedisinden yetmişine, siyasi liderinden büyük şirketine, her kesimden insanın kullandığı bir sosyal mecra oluyor ve iletişim yeni bir boyut kazanıyor.

“Yapılmış olanları yapmak için burada değilsiniz.“

Jack Dorsey

Twitter’e gösterdiği özen, fikrini sahiplenişi ve sarsılmaz inancı ile Twitter bugünlere kadar devleşerek geliyor. Bugün konuşma veya etkileşim sitesi olmasının yanı sıra, hem şirketler hem bireyler için çok etkili bir reklam aracı da.

Tek Girişimi Twitter Değil

2008’de CEO’luk görevini Evan Williams devralıyor, Dorsey ise Twitter yönetim kurulu başkanlığına geçiyor.

Ardından Foursquare’a yatırım yapıyor ve Square adlı bir ödeme sistemi şirketi kuruyor.

Square girişimi ise şöyle: Mobil ödeme cihazları ile akıllı cihazlara indirilen bir uygulama sayesinde, müşterilerin kredi ya da bankamatik kartıyla ödemelerini alabilmesine imkan tanıyor, küçük mağaza sahipleri, tüccarlar ve küçük işletme sahiplerine daha az masraflı ve kolay kurulabilir ödeme sistemi sunuyordu.

2011 yılında, bir yıl içerisinde, Square çalışan sayısı 10 kişiden 100’e yükseliyor. Öyle ki şirket, 2015’te dünyanın her yerinden yatırımcıların ilgisini çekiyor ve aldığı yatırımlarla hızla büyüyor.

Ve Twitter şirketi, Kasım 2013’te halka açıldıktan sonra Dorsey sadece birkaç saat içinde milyarder oluyor.

“Bir girişimci olarak şansa bağlı kalmanın yanı sıra geliştirebileceğiniz en güçlü şey; fırsat anlarını tanıma ve kullanma yeteneği geliştirmektir.“

Jack Dorsey

Jack, 2008 yılında MIT Technology Review tarafından en iyi 35 mucitten biri olarak gösterilirken, 2012 yılında ise The Wall Street Journal tarafından ‘Yılın Mucidi’ seçildi.

Bugün kendisinin Mal varlığı 4 milyar dolar dolaylarında.

Çevresi tarafından yenilikçi ve umut veren bakış açısına sahip olması ve her zaman “çözüm odaklı” düşünmesi ile tanınan Jack, sadece girişimleri ve başarıları ile değil, hayat tarzı ile de oldukça dikkat çekiyor.

Jack’in Günlük Alışkanlıkları

Sabah 5’te Uyanıp Buz Gibi Suya Giriyor

Güne sabah saat 5’te uyanarak başlıyor Dorsey ve kalkar kalkmaz buz banyosu yapıyor. Nedenini ise şöyle açıklıyor:

“Hiçbir şey bana, oda sıcaklığından çıkıp buz gibi banyoya girmenin verdiği zihinsel özgüveni veremez. Eğer bu kadar küçük görünen ama can yakan bir şeyi yapmaya iradem varsa, hemen her şeyi yapabileceğimi hissediyorum”

Meditasyonsuz Olmaz

20 yıldır meditasyon yaptığını söyleyen Jack, buz banyosundan sonra bir saatini meditasyona ayırıyor. Akşamları da bir saat meditasyon yapıyor.

İşe Yürüyerek Gidiyor

Eviyle ofisi arasındaki mesafenin 8 km olan Jack, “Yürümekten çok koşuyor gibi görünüyorum” diyor bu mesafeyi kat ederken.

Olabildiğince fazla güneş ışığı almaya çalışıyor ve yürürken podcast dinliyor. İşine saat 09.00’da başlıyor.

Kahvaltının Mutlulukla İlgisini Bulamayanlardan

Evden kahvaltı etmeden çıkıyor ve günün ilk ve tek yemeğini akşam 18:00 ile 21:00 arasında yiyor.

Tercih ettiği yiyecekler ise: balık, tavuk ya da et ve yanında roka salatası, ıspanak ya da brüksel lahanası. Tatlı olarak da orman meyveleri ile bitter çikolata tercih ediyormuş, yanında da kırmızı şarap.

Yemek Yemenin de Mutlulukla İlgisini Bulamamış Olsa Gerek

Cuma akşamından pazar akşamına kadar hiç yemek yemiyor, oruç tutuyor. Neden diye sorulduğunda ise “günlerimiz çok yemek odaklı geçiyor. Oruç tutmak ve meditasyon ile işime ve yönettiğim şirketlere daha iyi odaklanıyorum” diyor.

Jack ile ilgili birkaç bilgi daha:

Kripto Paraların Gücüne En Çok İnananlardan

2019 başlarında  “esnek” ve “prensipli” olarak nitelendirdiği Bitcoin’in sıkı bir hayranı kendisi. Hatta Mart ayında yayınlanan bir podcastte Square’s Cash Uygulaması üzerinden Bitcoin satın alınması için haftalık 10.000 $’lık harcama limitini maksimuma çıkardığını belirtti.

En Sevdiği Twitter Kullanıcısı: Elon Musk

Çünkü onun için Musk tweet’leri ile “varoluşsal sorunları çözmeye ve düşünceleri açıkça paylaşmaya odaklanıyor.” 

Haftada 1 Kez Evden Çalışıyor

Her salı günü, evinin mutfağında çalışarak geçirdiğini söylüyor.

İşte basit bir fikirle yola çıkan, vizyonuna sıkı sıkıya bağlı, sabreden ve sonunda kazanan Jack’in hikayesi.  Genç yaşında sahip olduğu tüm yetenekleriyle, başarılarıyla hepimizin örnek alması gereken bir adam o.

“Bu dünyada görmek istediğini inşa et.”

Jack Dorsey

Bu arada beni Twitter’dan takip etmek isterseniz link’i şöyle bırakıyorum: https://twitter.com/BoraOzkent






Haddini Aş Hikayeleri 16: Netflix Nasıl Kuruldu ve Büyüdü?

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Geçmişten günümüze medya ve televizyonculuk ne kadar büyük bir dönüşüm geçirdi değil mi?

Televizyonun her evde bulunmadığı, tek kanallı, siyah-beyaz yayıncılığın olduğu, bize ne sunulursa onu izlediğimiz dönemlerden geçtik. VCD, DVD, kasetler ile film izlediğimiz dönemlerimiz oldu. Sonra bilgisayarın ve internetin iyice yaygınlaşmasıyla internetten film indirip izleme dönemi geldi. Bir filmin inmesi için saatlerce beklediğimiz o karanlık dönem… Derken online film izleme sitelerinin çıkması ve gelişmesiyle biraz olsun rahatladık.

Sonra Netflix geldi, ‘’Ey izleyiciler, kurtaracağım sizi tüm bu çilelerden’’ diyordu adeta. 🙂

Bugün istediğimiz zaman, istediğimiz yerde, takılma veya indirme derdi olmadan dizi ve filmlerimizi izlediğimiz Netflix’imiz var artık.

Alanının en büyüğü olan Netflix, dünyada yaklaşık 150 milyon üyeye sahip bir online medya servis sağlayıcısı ve çok büyük bir kitlenin alışkanlıklarını değiştirmiş durumda.

Peki bunu nasıl başardı dersiniz?

Kuruluş ve Büyüme

Yıl 1997… DVD’nin henüz yeni çıktığı dönemler. Reed Hastings ve Marc Randolph DVD işinin ivme kazanacağını düşünerek bir DVD satış ve kiralama şirketi kuruyorlar. Hem de film kiralamak isteyenlerin her seferinde film dükkanına gitmek zorunda kalmayacağı bir şirket. Sadece izlemek istediklerini seçip Netflix ile iletişime geçmeleri yeterliydi. Seçilen filmler kargo ile izleyicilere gönderilecekti.

Yıl 1998… Netflix internet sitesini açıyor. Sonra bu site üzerinden bazı anket ve testler ile izleyicinin beğenilerini ve ilgi alanlarını analiz etmeye başlıyor. Çünkü izleyicinin ilgisini çekebilecek önerilerde bulunmayı amaçlıyorlar. Bu arada 30 çalışan ve 925 DVD ile hizmet veriyor ve kira başına ödeme alıyor.

Yıl 1999… Marquee Program isimli bir aylık ödeme sistemi başlatılıyor. 4 DVD aylık olarak 15,95 dolara kiralanabiliyor son teslim tarihi bulunmuyor.

Bu dönemlerde 100.000 DVD kiralamaya başlıyorlar ve kişiselleştirilmiş film öneri sistemi kullanmalarının faydalarını görmeye başlıyorlar.

Yıl 2000… Ve aylık sınırsız DVD kiralama sistemi aktifleştiriliyor.

İnsanlar film kiralama mantığını iyice içselleştirmişlerdi artık. Hatta Sinematik eşleşme sayesinde benzer profile sahip kullanıcılar birbirlerine film öneriyorlardı.

Yıl 2002 ve şirket halka açılıyor. 2005’e gelindiğinde dağıtım yerleri iyice artıp 2005 sonunda 4,2 milyon üye sayısına yükseliyor.

Yıl 2007… Netflix için dönüm noktası diyebiliriz. Şu anki modelinin şekillenmeye başladığı zamanlar, yani internet üzerinden yayına geçiliyor. Kullanıcıların istedikleri zaman istedikleri istedikleri yerden film izleyebilecekleri bir sistem. Üyelikte ise 6 saate kadar yayınlar için ücret 5,99 dolar, 18 saate kadar olan yayınlar için ücret 17,99 dolar olarak belirleniyor.

Yıl 2008… Rakipleri Apple ve Hulu’nun yükselişe geçmesiyle saati 1 dolara sınırsız yayın özelliği başlatılıyor. Yayın alanını genişletmek için Xbox 360 oyun konsolu, Blu-ray disk çalarlar ve TV set üstü kutularında yayın yapılması için tüketici elektroniği firmalarıyla ortaklığa gidiliyor. 2009’da ise PS3 oyun konsolu, internet bağlantılı televizyonlar ve diğer cihazlardan yayın yapmak için ilgili firmalarla ortaklığa gidiliyor.

Yıl 2010… Netflix’in IOS uygulaması yayına alınıyor.

2010’da Kanada’da, 2011’de Karayipler ve Latin Amerika’da, 2012’de başta İngiltere ve İrlanda olmak üzere Avrupa’da faaliyet göstermeye başlıyorlar ve bu dönemde hisse değerleri %200’den fazla artıyor.

Bu arada bir şey fark ediliyor: Yayınladıkları film ve diziler başka kaynaklarda da yayınlanıyor. Bu yüzden kendi yapımlarını piyasaya sunmaları gerektiğini düşünüyorlar ve “Netflix’ten başka yerde olmayan” dizi ve filmlere yoğunlaşıyorlar.

Ve gelsin Netflix Originals serisi!

Yıl 2013… İlk orijinal içerikleri olan House of Cards’ı yayınlıyorlar. Büyük ses getiren ve çok sayıda ödül alan bu dizinin de etkisiyle yıl sonuna kadar Netflix’in hisse senetleri 3 kat değerleniyor.

Ayrıca tek seferde beş profile kadar profil oluşturma özelliği de bu dönemde getiriliyor.

2014’te yayınlandığı ülke sayısı iyice artmış ve üye sayısı tüm dünyada 50 milyona ulaşıyor.

Yıl 2015… Epix ile olan ortaklıklarına devam etmek yerine orijinal içeriklere odaklanma kararı alıyorlar ve haliyle film kütüphanesinde de azalma oluyor. Sonrasında ilk büyük güncelleşme gerçekleştiriliyor.

Aynı yıl Netflix çalışanlarına sınırsız annelik babalık izni veriliyor ve sınırsız tatil imkânı da sunuluyor. Çünkü şirketin başarısının çalışanlarının mutluluğunu ile mümkün olduğunu söylüyor kurucularından Reed Hastings.

Yıl 2016… Çocuklar için özel içerikler kısmı aktifleştiriliyor.

İçeriklerin çevrimdışıyken de izlenebilmesi özelliği getiriliyor.

Yıl 2017… İnteraktif izleme seçenekleri aktif ediliyor. Black Mirror Bandersnatch buna bir örnek.

Yıl 2019… Son açıklanan verilere göre üye sayısı 150 milyona yaklaştı. Yani 20 yılda sıradan bir DVD kiralama şirketinden dev bir markaya dönüştü. 

Kurucuları Reed ve Mark tarafından dahice yönetilen bir şirket Netflix.

Neyi farklı yaptı bu adamlar?

  • Fırsatları çok iyi değerlendirdiler, dönüşüme hızlı ve çok akıllıca ayak uydurdular.
  • Yerelle yetinmediler, dünyaya açıldılar.
  • Ucuz fiyat politikasını benimsediler. Kurulduğu günden bu yana kaliteli ve reklamsız yayın yapılıyor ve rakiplerine göre fiyatları oldukça uygun.
  • Müşterilerini tanıyorlar ve onların memnuniyetine çok önem veriyorlar. Anket ve değerlendirmeler sonucu kullanıcı isteklerine göre hareket ediyorlar.
  • Yapay zekayı işe dahil ettiler. Derin öğrenme ve yapay zekadan yararlanarak insan beyninin nasıl çalıştığını çözmeye çalışan bir şirketten bahsediyoruz. Kullanıcıların izlediği içeriklerde neyi sevdikleri analiz ediyor ve buna uygun önerilerde bulunuyor. Bu arada kurucularından Hastings, Stanford Üniversitesi’nde yapay zeka alanında yüksek lisans yapmış.
  • Yenilikçi bir yönetim anlayışları var. Şirket çalışanlarına piyasanın üzerinde maaş veriyor ve çalışanlar maaşlarının ne kadarlık kısmını nakit veya stok opsiyonu alabileceklerine kendileri karar veriyorlar.

Haddini Aş Hikayeleri 15: Neri Oxman

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Sanatın, tasarımın, bilim ve mühendisliğin tek bir insanda vücut bulmuş halini hayal edebiliyor musunuz?

Bu insanın büyük ölçekli bir değişim yaratmak için muazzam fikirleri var. Ortaya koyduğu eserlerle madde ile çevre arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlıyor adeta. Onun bir modeli var ve o da DOĞA.

Kim mi? Neri Oxman’dan bahsediyorum. Hikayesini okuduğunuzda vizyonuna ve misyonuna hayran kalacağınıza, birçoğunuza ilham vereceğine eminim.

1976’da İsrail’de doğan Neri, kendini şöyle tanımlıyor:

‘’Benim adım Neri ve ben bir sürü şeyim. Hayfa, İsrailde büyüdüm, mimari eğitimi aldım, tıp okudum ve şu anda MIT’de pröfesörüm.’’

Birbirinden ilginç çalışmaları, yepyeni malzeme türleriyle yaptığı tasarımlar ile tanınıyor Neri. Ekolojik ürünler ve 3D giydirilebilir teknolojiler alanında sıra dışı ve çok ciddi çalışmalar gerçekleştiriyor.

Neden bu alanlarda çalıştığını ve vizyonunu söylediği şu sözlerden anlayabiliriz:

‘’İnsanlar binlerce yıldır tuğlayla ve harçla, çelikle ve camla binalar yapıyorlar. Ama bu malzemelerin yanı sıra karbon fiber ve plastiği de geliştirdik. Bu malzemeler de gezegenimiz de bir iz bıraktı. Bundan kurtulmanın yolunu tasarlayabilir miyiz? Hayatta kalmak istiyorsak, bundan kurtulmanın yolunu tasarlamalıyız. Bundan sonra ne yapacağımıza karar vermek bize düşüyor.’’

‘’Ben doğa için, doğayla bir ve doğaya uygun yeni malzemeler tasarlamaya odaklanıyorum.’’

İnsanoğlu başından beri tek amaçlı malzemeler ile üretim yapıyor. Fakat artık bu çağda bambaşka olanaklara sahibiz.

Dünyadaki plastik kullanımını tamamen bırakabilmek için tamamen doğal materyallerden yapılacak biyo-uyumlu yapılar tasarlıyor, doğal çevreyle yakından bağı olan teknolojiler üzerinde çalışıyor Neri.

İşte çalışmalarından örnekler;

Sürdürülebilir Prensiplere Uygun Dijital Üretim Sistemi

Oxman ve ekibinin geliştirdiği bu sistemde, robotik 3B yazıcı ve sentetik biyoloji bir arada kullanılıyor.

Üretim malzemesi olarak okyanustaki asırlık kabuklulardan elde edilen su bazlı polimer kullanılıyor. Bu, okyanusta en bol miktarda bulunan yenilenebilir polimer ve gezegendeki ikinci en fazla bulunan polimer olan, eklem bacaklı ve kabukluların dış iskeletini ve kabuğunu oluşturan oldukça dayanıklı ve esnek bir organik madde olan kitinden yapılıyor.  

Bu sistemde üretilen her bir bileşen, hava ile temas etmesi halinde katılaşıyor, su ile temas ettiğinde ise biyolojik olarak bozunuyor. Yani atık olarak çevreyi tehdit etmiyor.  

Aşağıda gördükleriniz 3b baskı ile üretilmiş parçalar. Üretilen parçalar kolayca birleştirilebiliyor. Bu yüzden sistemin, geçici mimari bileşenlere sahip ürünler ve geri dönüştürülebilir ürünler için kullanılması söz konusu.

Vespers Serisi

Bu seri ise hayatın tasarlanabilmesi fikri ile hazırlanmış, genetik makyaj ve maskelerden oluşan bir seri.  

Aşağıda geleceğin giyilebilir arayüzler ve genetik makyajlarını hayal eden Oxman’ın Vespers serisinden metamorfoz aşamalarını görüyorsunuz.

Fiber Robot Ordusu

Kendi etraflarına fiberglas filament sararak tübüler yapıları inşa eden bir robot ordusu bu.

Ordudaki her robot birbiriyle aynı ve eş zamanlı çalışıyor. Maksimum 4,5 m yükseklikte, kendini taşıyan kompozit tüpler inşa etmek için fiberglas sargı sistem kullanılıyor.

Oxman, “Fiberler geleceğin tuğlaları. Fiberler; birimler, binalar ve ortamlar arasında veri taşıma ve transfer etme dahil olmak üzere, tüm ölçeklerde ve uygulamalarda, her yerde karşımıza çıkacak.” diyor.

Ekip, sistemi açık havada test ediyor ve 16 robot 4,5 metre yüksekliğinde bir yapı inşa etmeyi başarıyor. Kurulum ve üretim süreci ise totalde 12 saat sürüyor. Dokunan fiberlerin ürettiği bu yapı, sonbahar ve kış mevsimini kapsayan yedi ay boyunca hasar görmeksizin alanda varlığını koruyabildi.

Akustik Koltuk

Bu koltuk hem sıra dışı doku yüzeyi ile sesi emebiliyor hem de oldukça rahat ve sağlam.

İlham için ise her zaman olduğu gibi doğaya döndüklerini söylüyor Neri.

Yüzeyi 44 farklı özellikten oluşuyor. Sertliği, şeffaflığı ve rengi baskı uyguladığı vücut kısmına göre değişen materyallerden bastık. Tıpkı doğada olduğu gibi yüzeyi, fonksiyonuna başka bir parça ekleyerek değil, fakat hassasça materyalinin yapısını sürekli değiştirerek ayarlıyor’

Wanderer Koleksiyonu

Wanderer, 3 boyutlu yazıcılardan elde edilen ürünlerden oluşan, sanat, moda ve bilimin kesiştiği bir koleksiyon.

Yarattığı bu koleksiyon ile ilgili şunları söylüyor Neri:

”Gezegenler arası seyahatlerde sürdürülebilir yaşamı destekleyebilecek kıyafetler yaratmaya çalıştık. Bunu başarmak için bakterileri hem hapsetmeye hem de akışlarını kontrol edebilmeye ihtiyacımız vardı. Tıpkı periyodik tabloda olduğu gibi biz de kendi element tablomuzu yarattık. Bilgisayarlarla türetilmiş, 3 boyutlu basıcılarla basılmış ve biyolojik olarak birleştirilmiş yeni yaşam formları ürettik.”

”Irkımızın dünyada ve başka gezegenlerdeki geleceği hakkında tahmin yürütme, bilimsel mantığı bolca gizem ile birleştirme ve makine çağından uzaklaşıp vücutlarımız, içimizdeki mikroorganizmalar, ürettiğimiz ürünler ve hatta binalarımız arasında yeni simbiyotik bir çağa adım atma olanağı sağlıyor. Ben bu kavrama materyal ekoloji diyorum.”

Bunlar gibi daha birçok projesi olan Neri’nin günümüzün Leonardo Da Vinci’si olarak anılmasına şaşmamak gerek.

Bu noktaya gelene kadar çok fazla eleştiriye maruz kalsa da, vizyonunun peşinden koşmayı asla bırakmıyor.

İşine aşık, tutkuyla bağlı bu kadın insanlara çok saçma ve yapılması imkansız gibi görünen şeyleri başarıyor. Ve bizleri tasarım bazlı bir doğadan, doğa bazlı bir tasarıma geçirecek, yepyeni bir tasarımcı anlayışa davet ediyor.

”Einstein’in çok sevdiğim, meşhur bir sözü vardır. Hayatı yaşamanın iki yolu vardır. Birincisi, hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak. İkincisi ise her şey bir mucizeymiş gibi yaşamak. Ben ikincisiyim.”

– Neri Oxman

Haddini Aş Hikayeleri 14: Chris Gardner

(Okuma Süresi: 3 Dakika)

“Çocukluğum kaderim olsaydı, bugün karısını döven, çocukları taciz eden alkolik bir herif olurdum. Ben ise annemin sesini dinledim. Karanlığa değil, ışığa doğru yürüdüm.’’ diyen Chris’in hayat hikayesini okuduğunuzda eminim ki birçoğunuz bugüne kadar vazgeçtiğiniz, umudunuzu kaybettiğiniz şeyleri düşünüp ‘’keşke bu kadar kolay pes etmeseydim’’ diyeceksiniz.

Sıkıntılarla dolu bir çocukluk geçiriyor Chris. Babası terk ediyor Onu. Annesi ve alkolik üvey babasıyla birlikte büyüyor. Üvey babası tarafından sürekli dayak yiyor çocukluğunda. Annesi ve üvey babası arasındaki şiddetli anlaşmazlıklar sırasında üvey babasının asılsız iddiaları yüzünden annesinin iki kez tutuklanmasından sonra bakacak kimsesi olmayan Chris, çocuk esirgeme kurumuna alınıyor.

Henüz çocuk yaşta kendi çocuklarını asla bırakmayacağına dair yemin ediyor ve geçirdiği o zor dönemleri şöyle anlatıyor:

“Bir çocuğun çekmemesi gereken acılar çektim. Daha 5 yaşındayken kararımı vermiştim: Çocuklarım babalarının kim olduğunu bilecekler. Daha sonrası zaten biliniyor. Bu başarıya, doğru kararlar vererek ulaştım.”

Zeki olmasına rağmen imkanı olmadığı için okuyamıyor. 1974 yılında medikal cihazlar satmak amacıyla San Francisco’ya gidiyor. Bir gün yürürken kaldırımın kenarına park etmiş kırmızı bir Ferrari’yi gören Chris, içinden inen havalı adamı durdurup soruyor:

”Beyefendi, izninizle size iki sorum var. Bu arabayı alabilmek için ne iş yapıyorsunuz? Ve bu işi nasıl yapıyorsunuz?’

Arabanın sahibi Bob Bridges borsacı olduğunu söylüyor. İkili bir süre sohbet ettikten sonra borsaya ilgi duymaya başlıyor Chris. Sonrasında Bridges, bir şirkette staj yapması için de kolaylık sağlıyor ona.

27 yaşındaki Chris, Stajına devam ederken park cezalarını ödeyemediği için tutuklanıyor. Maddi durumu giderek kötüleşiyor ve ev kirasını ödeyemeyecek hale geliyor. Bunlar yetmezmiş gibi bir de eşi tarafından terk ediliyor.

Küçük oğlu ile beraber sokakta yaşamaya başlıyorlar. Kazandığı cüzi miktardaki para sadece oğlunu kreşe göndermeye yetiyor o dönem. Tren istasyonlarında, parklarda, kiliselerde yatıp aş evlerinde yemek yiyorlar.

‘’Evsizdim ama umutsuz değildim. Güzel günlerin geleceğini biliyordum.’’

İçinde bulunduğu karanlık dönem onu vazgeçirmeye zorlasa da asla umudunu kaybetmiyor ve pes etmiyor Chris. Stajını tamamlayarak aynı yerde tam zamanlı olarak işe başlıyor.

Artık ev kirasını karşılayabilecek miktarlarda para kazanır hale geliyor. Ve 1987 yılında Gardner&Rich adında bir danışmanlık şirketi kuruyor.

2006 yılında hayatını anlattığı “The Pursuit of Happyness” (Umudunu Kaybetme) kitabı Hollywood’un öyle ilgisini çekiyor ki, aynı yıl, aynı isimle filmi çekiliyor. Başrolünde Will Smith’in oynadığı, insanın yüreğine dokunan, gişe rekorları kılan bu filmi izlemeyenimiz yoktur sanıyorum.

Bugün 65 yaşında olan Chris, 60 milyon dolarlık bir servete ve hikayesini dinlemek için can atan milyonlarca kişiye sahip.

Dünyayı gezerek hikayesini paylaşan Gardner, bir yandan evsizler için bağış yaparken, bir yandan da kadına karşı şiddetin bitmesi uğruna çabalıyor.

Başarıyı tırnaklarıyla kazıyarak elde eden Chris’ten bizlere bir mesaj var:

Hayat bir istiridyedir. Onun içindeki inciyi bulmak sizin görevinizdir.”

Haddini Aş Hikayeleri 13: Alex Tew

(Okuma Süresi: 3 Dakika)

En umutsuz olduğunuz anları düşünün. 

Ne kadarında risk aldınız? Ya da risk almayı hiç düşündünüz mü?

Peki 21 yaşında, üniversiteyi henüz yeni kazanmış, fakat devam edecek maddi imkânınız olmayan bir durumda ne yapardınız?

Muhtemelen birçoğunuzun cevabı: ‘’hem okuyup hem part time bir işte çalışmanın yollarını arardım.’’ olacaktır.

1984 doğumlu İngiliz genç Alex, 2005 yılında Nottingham Üniversitesi İşletme bölümünü kazanıyor. Fakat o zamanlar beş parasız bir halde. Okula devam edebilmesi için bir çözüm bulması gerekiyor haliyle.

En kısa ve kolay yoldan nasıl para kazanacağını düşünüyor bir süre ve sonunda karar veriyor: ‘’Bir Milyon Dolarlık Sayfa’’ isimli bir web sitesi açmak.

Amacı ise, piksel başına 1 dolar olmak üzere toplam 1 milyon piksel satmak. Böylece alıcılar kendi resim, logo veya reklamlarını ekleyebilecek ve kendi web sitelerine bağlantı vermiş olacaklardı.

O dönem etrafı bu fikirle dalga geçen, saçma bulan insanlarla dolu olan Alex “O zamanlar bunun iyi bir fikir olduğu konusunda insanları ikna etmesi zor oldu” diyor.

Girişimini gerçekleştirmeden önceki hislerini ise şu sözlerle dile getiriyor Alex: “En başından beri bu fikrin bir potansiyeli olduğunu biliyordum. Fakat bu, herhangi bir yöne gidebilecek olan bir şeydi. Sitenin kayıt ücreti olan 50 euro dışında kaybedecek hiçbir şeyim olmadığını düşünüyordum. Bu fikrin ilgi yaratmak için yeterince alışılmadık olduğunu biliyordum. İnternet çok güçlü bir araç.”

Peki Alex’in girişimi nasıl sonuçlanıyor dersiniz?

Sadece 4 ay içinde, açılan reklam sitesi viral oluyor ve bir anda markalar sayfada reklam verebilmek uğruna yarışa giriyorlar. Hatta kalan son pikseller internette açık arttırmaya açılıyor ve 1 dolara pikseli satın almış kullanıcılara bundan çok daha fazlasını kazandırıyor. 

Sonunda Tew, amaçladığı 1 milyon doları, hatta daha fazlasını kazanıp okulu bırakıyor.

Peki dünyanın dört yanından satın alınan pikseller bir araya gelince nasıl görünür dersiniz? İşte böye:

Sitenin büyümesindeki en önemli etkenlerin basında büyük yankı uyandırması ve ağızdan ağıza yayılarak bir gizem yaratması olduğunu belirten Alex, şunları söylüyor:

“Basının ilgisini çekmekteki en önemli şey, siteyi yaratma fikrinin kendisiydi. Öyle ki site yeterince eşsiz ve alışılmadıktı. Fikir için sadece ilk birkaç gün biraz sabretmek zorundaydım. Bunu, hızlandırıcı etkiye sahip olacak bir basın bildirisi yayınlayarak yaptım. Bu ilgi geleneksel olarak, ağızdan ağza yayılma yöntemiyle birleşince, site hakkında gerçek bir dedikodu başladı ve bu ilgiyi daha da arttırdı.”

Bugünlerde Tew, Calm isimli yeni girişimini yönetiyor. Bu girişimde ise amaç, mobil bir uygulama ile insanların hayatına dinginlik getirmek, rahatlatmak ve sakinleştirmek. Programlar dere akışı, dalga, fırtına gibi doğa olaylarını hem görsel hem sesli olarak sunuyor. Ve uygulamayı 6 milyondan fazla kişi kullanıyor.

Alex genç girişimcilere şunu söylüyor:

“İnsanlar fikrinizi tuhaf buluyor ya da anlamıyorsa, bu iyi bir şey olabilir.”

Ne dersiniz, sizin tuhaf, kulağa saçma gelen bir fikriniz var mı? 🙂

Haddini Aş Hikayeleri 12: BANKSY

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Farkındalık yaratmak için yaşayan ve bunu haddini aşarak, çarpıcı sokak sanatıyla, geceleri biz uyurken yapan bir insan. Gerçek bir sanatçı. Günümüzün en önemli ve en esrarengiz sanatçılarından. Kim mi? Banksy’den söz ediyorum.

Modern yaşamın tüm çarpıklıklarını yüzümüze vuruyor eserleriyle, fırça darbeleriyle. Vicdani meseleleri ortaya çıkartıyor.

Üstelik adını ve yüzünü yıllardır gizliyor ve kendisiyle ilgili İngiliz olması dışında hiçbir şey bilinmiyor. Bununla ilgili e-mail yoluyla nadiren verdiği röportajlardan birinde, neden gerçek kimliğini gizlediği sorulduğunda ise şöyle yanıtlıyor:

‘’Popüler olmak veya ortaya çıkmakla hiç ilgilenmedim. Sanırım, önünüzde çirkin suratlarını göstermek için can atan yeterince kendini beğenmiş tip var. Gidip ufak çocuklara büyüdüklerinde ne olmak istediklerini sorun, alacağınız yanıt şudur: “ünlü olmak istiyorum.” Sorduğunuzda sebebini ya bilmezler ya da önemsemezler. Ben sadece iyi görünen resimler yapmaya çalışıyorum, kendim iyi görünmeye çalışmıyorum.’’

1990’lı yıllarda başlıyor sokak duvarlarını boyamaya Banksy. Siyasi ve sosyal meselelere değindiği eserlerinde, savaş karşıtı, çevreci, hayvan haklarını savunan ve tüketim çılgınlığını eleştiren mesajlar veriyor. Eleştirel zekasını ve mizahını öyle ustalıkla birleştiriyor ki, saygı duymamak mümkün değil.

Londra’nın birçok duvarlarını sanat eserine çeviren Banksy’nin en bilindik eserlerinden biri, Kırmızı Balonlu Kız. “Her zaman umut vardır!” anlamı taşıyor bu eser.

Kudüs’teki bir garajın kenarındaki duvarda yer alan ”Çiçek Fırlatan Protestocu” eseri, bugün şiddet karşıtlığının önemli bir simgesi.

Aşağıda ise Banksy’nin Batı Şeria’da İsrail’in intihar bombacılarına karşı güvenlik için kurduğu 680 kilometrelik güvenlik duvarının üzerine yaptığı eserleri görüyorsunuz. Bu çizimlerle İsrail’in bu hareketini tiye alıyor.

Aşağıdakiler, Filistin’de ayakta kalan duvarlara yaptığı protest eserlerden örnekler.

Çizmiş olduğu bu kedi resmiyle ilgili şunları söylüyor:

“Orada yaşayan bir adam yanıma gelerek resmin ne anlama geldiğini sordu. Ona Gazze’deki yıkıma dikkat çekmek istediğimi, bu yüzden de bu fotoğrafları internet sitemde paylaşacağımı, çünkü insanların yalnızca kedi yavrularının fotoğraflarına baktığını söyledim.”

Röportajında bu kez de ”Filistin’deki o resimleri yapmak tehlikeli olmalı. neden gittin oraya?” diye sorulduğunda, yanıtı:

”Her graffiti sanatçısı oraya gitmeli. Dünyadaki en büyük duvarı inşa ediyorlar. Ben duvarın filistin tarafında çalıştım ve çoğu insanın ne yapmaya çalıştığım konusunda en ufak bir fikri yoktu. Neden sadece kocaman harflerle “kahrolsun israil!” yazıp, israil başbakanını darağacında sallanırken gösteren resimler yapmadığımı anlamadılar. Belki onların da kendilerine göre nedenleri vardı. Beş gün yanında kaldığım adam, camdan dışarı filistin bayrağı salladığı için “kirli çuval” a (dirty bag) girdi. Kirli çuval şu: İsrail askerleri ellerine bir çuval alıp içini kendi dışkılarıyla dolduruyor ve bunu ellerin arkadan bağlıyken kafana geçiriyor. Bir filistinli bana bunu anlatırken az daha kusuyordum, ama daha duyacağım varmış: “Bu aslında hiçbir şey. yeğenim aralıksız iki hafta o çuvalı kafasında taşıdı.”

Sadece graffiti yaparak değil, türlü proje ve sergileriyle ses getiriyor Banksy.

Mesela 2013 yılında New York’ta, Better Out Than In (Dışarısı İçeriden İyidir) adında kapsamlı bir sanat projesine imza atıyor ve New York’un az bilinen yerlerinde her gün yeni bir kamusal iş üretiyor. Projeye dahil çalışmalardan biri, ”bir aracın arkasına yaptığı bir orman resmini bir ay boyunca New York’un çeşitli yerlerinde gezdirmek.”

Projedeki diğer dikkat çekici çalışması ise: Sirens Of The Lambs (Kuzuların Çığlığı) 

Bunda da bir mezbaha kamyonunu çığlık atan peluş oyuncaklarla dolduruyor ve kentin tüm semtlerinde gezdiriyor. Projenin bu çalışmasında gıda endüstrisi, hayvanlara eziyet, çocukluğun masumiyetini yitirmesi gibi mesajlar verme kaygısı güdüyor.

Yakın zamanda sansasyon yaratan bir olaya daha imza atıyor Banksy. Kırmızı Balonlu Kız eseri Londra’da Sotheby’s müzayede evinde 1 milyon sterline satılmasının hemen ardından içerisine gizlenmiş kâğıt imha makinesi ile saniyeler içinde kendini yok ediyor.

O anları Instagram hesabından, Picasso’ya ait olan “yok etme dürtüsü de yaratıcı bir dürtü” sözünü alıntılayarak paylaşıyor.


Sanat dünyasıyla dalgasını geçmekten asla vazgeçmiyor. Geçtiğimiz aylarda Venedik Bienalinde yaptı şovunu. Bienale hiç çağrılmadığı için sitemini bir şekilde ifade etmesi gerekiyordu. Peki ne yaptı dersiniz? Sn. Marko meydanında kılık değiştirerek bir işporta resim tezgahı açtı ve sonrasında polisler meydandan zorla çıkarttı sanatçıyı. Videosunu ise Instagram hesabından paylaşarak bienal kuratörleri ile dalgasını geçmiş oldu.

Geçtiğimiz günlerde ise Banksy’nin bilinen en büyük tuval çalışması ve en pahalı eseri olan Devolved Parliament (Geri Evrilmiş Parlamento) isimli, avam kamarasını şempanzelerle dolu bir şekilde tasvir ettiği tablosu 13 dakika içinde 9.9 milyon sterline satıldı.

Hiç şüphem yok ki, eserlerleriyle bizlere modern yaşama dair dersler vermeye devam edecek bu dahi sanatçı. Ve açıkçası ben onunla aynı dönemde yaşadığım için çok büyük mutluluk duyuyorum.

Banksy eserlerinden birkaç örnek daha:

Haddini Aş Hikayeleri 11: Mülteciyken Milyoner Olan kadın: Daniele Henkel

(Okuma Süresi: 2 Dakika)

Sene 1990… Cezayir, laik hükümet ile İslamcı gruplar arasında çıkan, yüzbinlerce kişinin hayatını kaybedeceği bir iç savaş yaşıyordu.

Daniele o zamanlar 34 yaşında, Cezayir’de Amerikan konsolosluğunda danışman olarak çalışan bir kadındı. Mühendis bir kocası ve 4 çocuğuyla mutlu bir hayat sürerken, bu iç savaş onları huzursuz, kaygılı, mutsuz insanlara dönüştürmüştü. Ve çocuklarının güvende yaşaması, gelecekleri hakkında endişeleri gün geçtikçe büyüyordu.

Daniele, artık Cezayir’den ayrılma zamanının geldiğine karar vermişti.

“Radikal İslamcı asiler sokakta kızlara saldırıyordu. Kızlarımı düşünmem gerekiyordu. Bu yüzden Kanada’ya gitmeye karar verdim.”

İşte böyle başlıyor Daniele’nin milyonerliğe uzanan hikayesi.

Taşınmadan önce bir süre araştırma yapıyorlar, konsoloslukla görüştüklerinde onlara orada çok rahat iş bulacaklarını söylüyorlar. Ve sonunda kış aylarında Montreal’a varıyorlar.

Fakat işler hiç de hayal ettikleri gibi gitmiyor.

Kocası kendi alanında hiç iş bulamıyordu, Daniele ise tam yedi yıl boyunca sekreterlikten satıcılığa ve hatta emlakçılığa kadar birçok alanda çalışıp Cezayir’de kazandığının dörtte birini ancak kazanabiliyordu.  

Uzun süren geçim sıkıntısı yüzünden bir süre sonra ayrılmaya karar veriyor çift.

Ayrılık sonrası 4 çocuğuyla bir başına kalan Daniele’nin güçlü olmaktan başka seçeneği yoktu artık. Başarılı olması için çok daha fazla çaba göstermesi gerekiyordu. Ve yıllardır sömürülmekten, çok çalışıp az para kazanmaktan bıktığı için de kendi işini kurmayı koyuyor kafasına.

Bir süre ne tür bir iş yapacağıyla ilgili kafa yorduktan sonra aklına şu fikir geliyor: Doğu kültüründe banyolarda sıkça kullanılan, fakat batı kültüründe olmayan keseyi Kanada’ya tanıtmak.

İlk olarak güzellik salonlarını hedefliyor. Ürünün buralarda kullanılabileceğini düşünerek tek tek her güzellik salonunun kapısını çalıyor ve ürünü tanıtıyor. Hatta 200 dolarlık satış yapmadan günü de bitirmiyordu.

Ve bir süre sonra keseler popüler hale geliyor. Sadece güzellik salonları değil, dışarıdan müşteriler de talep etmeye başlıyor.

Bugün 60’lı yaşlarında olan Daniele Henkel’in şirketi, sadece kese değil diğer güzellik ve sağlık ürünlerini de satan, kozmetik klinikleri ve laboratuvarlarla çalışan multimilyoner bir şirket.

Bu noktaya gelene kadar, edindiği deneyimlerinden iş dünyasının ne kadar erkek egemen olduğunu da anlıyor Henkel. Ben bir tür sürüdeki kara koyundum, ama yerimi bileğimin hakkıyla kazandım diyor.

Dönüp geriye, yaşadıklarına baktığında ise çok önemli bir şey öğrendiğini söylüyor:

“Her zaman seçeneğiniz var aslında. Sizin kontrolünüzde olmayan olaylar geliştiğinde bile, en azından onlara nasıl tepki göstereceğinizi siz belirleyebilirsiniz.”

Haddini Aş Hikayeleri 10: Greta Thunberg

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

8 yaşınızı hatırlıyor musunuz? 

Nelerle meşgul olduğunuzu ya da ne tür hayaller kurduğunuzu… 

Endişelerinizi, korkularınızı?.. 

Hadi yazıyı okumadan önce düşünün bir süre. 

Peki o yaşınızdayken birisi size iklim değişikliği ve küresel ısınmanın tehlikelerinden bahsetseydi, hatta bu tehlikeyi oluşturanların biz insanoğlu olduğunu söyleseydi ne olurdu tepkiniz? 

Dünyanız başınıza yıkılır mıydı? 

İşte asperger sendromlu küçük Greta bunları duyduğunda inanılmaz bir hayal kırıklığı yaşıyor insanlığa karşı.

İzlediği belgesellerde buzulların eridiğine, okyanusların kirlendiğine ve hayvanların soylarının tükendiğine şahit olan Greta, kimsenin bunları değiştirmek için bir şey yapmadığını görünce depresyona giriyor o dönemde.

Tek bir yuvamız var ve onu kendi ellerimizle yok ediyoruz. Bununla da bitmiyor, bu yok oluş karşısında neredeyse hiçbir şey yapmıyoruz… Ve aklında tek bir soru küçük kızın: ‘Bile bile kitlesel bir yok oluşa mı neden oluyoruz? Biz cani miyiz?’

Ne istediğini çok net bir şekilde belirliyor: Geleceği kurtarmak ve buna hemen bugün başlamak.

Bundan 1 yıl önce iklim için okul grevine başlıyor. Tek başına başlatıyor grevi. 

15 yaşındaki Greta, haftada bir gün okula gitmeyi reddediyor ve İsveç parlamentosu önünde tek kişilik dev protesto gösterisini yapıyor, dünya liderlerini harekete geçmeleri için çağırıyor. 

Tek başına çıktığı bu yolda, etrafı gittikçe kalabalıklaşıyor Greta’nın. İsveç’teki arkadaşları okulu kırıp ona destek olmaya, iklim ve çevre için seslerini çıkarmaya başlıyorlar. 

Gittikçe büyüyen hareket İsveç sınırlarını da aşıyor artık. 270 şehirden 70 bin kadar öğrenci gelecekleri için dev çevreci eylemlere katılıyorlar. 

Zamane gençlerinin tüketmekten ve kendilerinden başka bir şey düşünmesinden şikayetçi olanlar yetişkinlerin ön yargılarına meydan okuyor bu müthiş gençler.

Çünkü çoğumuzun aksine dünyayı değiştireceğine inanıyor bu cesur kuşak ve bu yüzden de sesleri gün geçtikçe daha da gür çıkıyor. 

Greta’nın çabaları sadece bu eylemlerle kalmıyor. 

Helsinki’de binlerce kişinin katıldığı iklim yürüyüşüne de katılıyor genç kız. 

Birleşmiş Milletler İklim zirvesi COP24’te iklim değişikliği hakkında kararlar almak için Polonya’da toplanan politikacılara sesleniyor ve şunları söylüyor:

“Eğer böyle davranmaya devam ederseniz başarısız olacaksınız. Eğer başarısız olursanız da insanlık tarihinin en kötüleri olarak anılacaksınız.”

Ardından dünya siyasetine ve ekonomisine yön veren isimlere seslenmek için Dünya Ekonomik Forumu’nun yapıldığı Davos’a gidiyor Greta ve liderleri şu sözlerle uyarıyor: 

‘’Sizden eviniz yanıyormuş gibi harekete geçmenizi bekliyorum, çünkü şu anda olan bu! Yetişkinler hep gençlere umut vermekten söz ediyor ama ben sizin umudunuzu istemiyorum, ben sizin paniklemenizi ve benim her gün hissettiğim korkuyu hissetmenizi istiyorum.’’

“Davos gibi yerlerde insanlar başarı öykülerini anlatmayı seviyor ancak bu ekonomik başarıların çok ağır bir faturası var. İklim değişikliği konusunda da başarısız olduğumuzu kabul etmeliyiz” 

Bugüne dek para ve ekonomik büyüme gibi kavramların hayatın tek gerçek anlamı gibi lanse edilmesi ve iklim krizinin gerçek bir kriz olarak görülmemesinden dolayı, çok sayıda insan bunun tehlikelerinden ve yaratacağı sonuçlarından bihaber olduğunu anlatmaya çalışıyor küçük bedeninden beklenmeyecek güçlü bir sesle. 

Geleceğimiz için, tüm canlılar adına bir mücadele veriyor ve ağzından çıkanlar tüm dünyaya yayılıyor küçük Greta’nın. 

Onun son olarak New York’taki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Eylem Zirvesi’nde izledik.

Hava kirliliğine sebep olduğu için uçağa binmeyi protesto ettiği için Maliza II adında duşsuz ve tuvaletsiz bir yelkenli ile İngiltere’den Atlantik’e bir yelkenle geçti.

Tek başına başlattığı eyleminden bir yıl sonra, Birleşmiş Milletler toplantısında liderlerin karşısına oturup asla unutmayacağımız tarihi bir konuşmaya imza attı.. 

Bu kez daha ateşliydi Greta’nın konuşması. Liderleri eleştirdi, yetersizliklerini yüzüne vurdu. Dünyayı babasının malıymış gibi kullananlara hesap sordu: 

‘’Mesajım şu: Sizi izliyor olacağız… Tüm bu yaşananlar yanlış.  Şu an burada olmamam gerekir. Şu an okyanusun öbür yakasında okulda olmalıydım. Ama siz umudu biz gençlerde arıyorsunuz. Ne cüretle!! Benim çocukluğumu, hayallerimi boş laflarınızla çaldınız. Yine de ben şanslı olanlardanım. İnsanlar acı çekiyor, insanlar ölüyor. Ekosistemler çöküyor. Nesiller toplu olarak tükenmeye başlayacak. Ama tek konuştuğunuz şey para! Ve sonsuz ekonomik büyüme masalları… Ne cüretle! Ne cüretle görmezden geliyorsunuz? Gerekli çözümler ve politikalarla ilgili hiçbir şey yapmazken buraya gelip yeteri kadar çabaladığınızı söylüyorsunuz. Bizi duyduğunuzu ve durumun aciliyetini anladığınızı söylüyorsunuz. Ama ne kadar üzgün ve öfkeli olsam da buna inanmak istemiyorum. Çünkü durumu gerçekten anlamış olup hala bir şey yapmıyorsanız o zaman şeytansınız demektir. Ve ben buna inanmayı reddediyorum.’’

Okula gitmeyen ve iklim değişikliği için sessizce, bir başına başlayan mücadelesi, ardından harekete geçirdiği gençlik, tüm dünyanın umudu oldu Greta’nın. Bugün 185 ülkede 2300 şehirde kitleler onun çağrısı ile eylem yapıyor. 

Onun 1 senedir yapmaya çalıştığı şey, bir farkındalık ve etki yaratarak hepimizi ilgilendiren iklim krizine yönelik kamuoyu desteğini arkasına almak. 

80’lerden beri bilinen küresel ısınmanın varlığı ve bilim adamlarının ikazları hiçbir zaman yeterince dikkate alınmadı. O yüzden Greta’nın hareketinin bu kadar etkili olması bile ona saygı duyulması için yeterli diye düşünüyorum. Siz beğenseniz de beğenmesiniz de O ve onun gibi gençler sayesinde kurtulacak gezegenimiz. 

Fakat bu kızın günlerdir konuşulan mücadelesi bir vahim durumu daha hatırlattı bir kez daha:

Hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanan, büyük oyunu çok iyi gördüğünü iddia eden, herkes bize düşman diyerek etrafta gezinen, elini hiçbir taşın altına koymayan ve koyana da mâni olmaya çalışan insanlar çok ama çok fazlalar.

Ve bence eğer bu kafa yapısından kurtulmazsak sonumuz Greta’nın anlattığından daha da kötü olabilir. 

Teşekkür ederiz Greta! Sen ve senin gibi gençlerin varlığı bize umut ve yaşama sevinci veriyor! 

Haddini Aş Hikayeleri 9: Konaklamada Kuralları Yıkan Airbnb Nasıl Kuruldu?

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Yıl 2007 , San Francisco’da aynı evi paylaşan 2 arkadaş Brian Chesky ve Joe Gebbia ev kiralarını ödemekte zorlanmaya başlarlar. Ne yapsak diye düşünürlerken, bir şey fark ederler: Yaşadıkları yere etkinlikler dolayısıyla çok sayıda ziyaretçi akın etmekte ve insanlar otel bulmakta (özellikle uygun fiyatlı olan) zorlanmaktadırlar.

İki kafadar fırsat bu fırsat deyip evlerinde bulunan 3 şişme yatağı kiralamaya ve kahvaltı servisi vermeye karar verirler. Sonra hemen airbedandbreakfast.com adında basit bir web sitesi kurar ve 1 gecelik konaklama ve kahvaltıyı 80 dolar olarak belirlerler.

Ve ilk misafirleri gelir. 2 erkek ve 1 kadın sorunsuz şekilde konaklar, paralarını öder ve giderler. Misafirleri gittikten sonra Joe ve Brian bunun çok büyük bir fikir olabileceğini düşünmeye başlarlar. Eski oda arkadaşları Nathan’ı da kurucu ortak olması için çağırarak bu fikri işe çevirmeye karar verirler.

Bu arada ortaklardan Brian’ın, girişimciliğe dair hiçbir tecrübesi yoktur o zamanlar. Hatta ilk başlarda melek yatırımcı veya yan destek kavramlarının ne anlama geldiğini bile bilmediğini söyler sonraları. Fakat Brian o dönemde bıkmadan usanmadan ihtiyacı olan her türlü bilgi ve önerileri almak için birçok tecrübeli ismin kapısını çalar.

AirBnb’nin kurucuları 2008 yılında siteyi değiştirip, yeni versiyonuyla yatırımcıların kapısını çalarlar. 15 melek yatırımcı ile görüşürler, 8 tanesinden red cevabı alırlar, diğer 7 tanesi kaale alıp randevü bile vermez.

Tabi girişimciler tüm bunların morallerini bozmasına izin vermezler. Fikirlerine olan inançlarını asla yitirmezler, fakat o sıralar site para kazandırmadığı için yeni fikirler üzerine düşünürler.

Ne yapsak ne yapsak derken, seçimlerin öncesinde kahvaltılık gevrek kutularını üzerine sınırlı sayıda uyarısı ekleyerek Obama O’s ve Cap’n McCains’lere dönüştürürler ve bu kutuların tanesini 40 dolardan satmaya başlarlar. Toplamda 30.000 dolar kazanırlar. Üç kafadar bu sayede ArBnb’de yaşadıkları finansal sıkıntıları aşmaya çalışırlar.

Ve sonunda bu 3 arkadaşın potansiyelini birisi fark eder.

Kim mi?

Paul Graham.

Graham gençleri şirketin küçük bir hissesi karşılığında parasal destek ve mentorluk sunan ünlü bir girişim hızlandırma programı “Y Combinator” a davet eder.  

Gelgelelim Air Bed and Breakfast, Y Combinator’un girişim hızlandırma programı sürecinde de birçok yatırımcı tarafından reddedilir ve çok saçma bir fikir olarak görülür.

Reddedenler arasında olan ünlü risk yatırımcısı Fred Wilson, birkaç yıl sonra büyük bir hata yaptığını kabul eder ve şunları dile getirir:

“Oturma odasına konulan şişme yatakların ileride otel görevi göreceğini anlayamadık ve bu teklifi değerlendirmedik. Diğer şirketler bizim de gördüğümüz takımı gördü, potansiyellerinin farkına vardı, onlara bütçe sağladı ve gerisini zaten siz de biliyorsunuz.”

2009 yılına gelindiğinde girişimciler sitede birtakım yeniliklere giderler. Çünkü sistem bir türlü büyümemekte, olduğu yerde saymaktadır.

Önce fazla komplike olan ismi değiştirip Airbnb yaparlar ve site tasarımını da insanların 3 tıkla kalacak yer ayarlayabilecekleri bir hale getirirler.

Sitedeki fotoğrafların hiç çekici olmadığını fark eden ortaklar New York’taki kullanıcıları ziyaret ederek, listelenmiş evlerin tek tek profesyonel fotoğraflarını çekerler. Sonrasında şirket büyümeye ve gelişmeye başlar. Sadece paylaşımlı daireler değil her türlü konaklamaya kadar genişletirler.

Ve 2009 Mart’a gelindiğinde artık Airbnb’de 2500 ilan ve neredeyse 10 bin kayıtlı kullanıcı yer almaktadır. 1 ay sonra ise uzun zamandır bekledikleri yatırımı alırlar: Sequoia Capital şirketinden 600 bin dolar!

AirBnbn kurucuları sonunda ekonomik açıdan rahatlamışlardı.

Şişme yataklarını kiraya vermelerinin üzerinden 4 yıl geçtiğinde Airbnb artık 89 ülkede kullanılmaya başlamış, 1 milyon rezervasyon almıştır.

Aynı yıl, yani 2011’de silikon vadisi yatırımcılarından 112 milyon dolarlık büyük bir yatırım daha alırlar ve şirketin değeri 1 milyar doların üzerine çıkar.

AirBnb’nin 2014 yılında kiracılar ve yasalarla başları derde girer.

Belediyeler, Airbnb kiralık evlerine izin vermemeye başlarlar. Hatta New York’ta kısa dönem ev kiralamanın yasaklanacağı ve kiralayan her ev sahibine para cezası kesileceği söylenip ev sahiplerine gözdağı verilir. Sonrasında da birçok şehir yasasında 30 günden az süreyle ev kiralamak kanunsuz olarak belirlenir.

Tüm bunların üzerine Airbnb “Hiçbir yere ait olmama” vaadine uygun davranır. Otel vergisi toplamaya ve bu vergileri belediyelere vermeye başlar. Ayrıca toplum sözleşmesi gereği verilerini de belediyelerle paylaşır.

Beş parasız iki arkadaşın, 3 şişme yatakla kurduğu şirket, bugün misyonunu “Herkesin, her yere ait olduğu bir dünya yaratmak” olarak tanımlıyor.

Ve Airbnb, 35 milyar doların üzerinde bir piyasa değeriyle 190’dan fazla ülkede, 81 bin şehirde, 6 milyon sevilerinde konaklama yeri listesine ve 40 milyondan fazla kullanıcıya sahip.

Kurucularından Brian Chesky şöyle diyor:

“Bir şirket açtığınız zaman, bu bilimden çok sanattır çünkü tamamen bilinmezliklerle doludur. Gündemde olan problemleri çözmeye çalışmak yerine, sizin için son derece kişisel olan problemleri çözmeye çalışın. Sıradan bir insansanız ve sadece kendi probleminizi çözerseniz, milyonlarca insanın da problemini çözmüş olabilirsiniz.”

Haddini Aş Hikayeleri 8: Walt Disney

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

Kaç kez yenildin? Kaç kez giriştiğin bir iş başarısızlıkla sonuçlandı?

Çoook. Biliyorum.

Peki tüm bu yaşadıkların seni pes etme noktasına getirdi mi?

Eğer cevabın ‘’evet’’ ise az sonra anlatacaklarımın sana yeniden güç vereceğine eminim. Ardında kocaman bir medya şirketi, ölümsüz karakterler ve filmler bırakan Walt Disney’in hayatını anlatacağım bugün. Ve ondan öğrenecek o kadar çok şeyimiz var ki…

İrlanda göçmeni bir ailenin çocuğu olan Walt, çok zor bir çocukluk dönemi geçirir.

Babası hasta olduğu için çalışmıyordu ve ailenin ekonomik durumu kötüydü. Bu nedenle Walt’ın omuzlarında koca bir yük vardı. Sürekli çalışıp para kazanması gerekiyordu. Bu arada ailesi çok fazla taşındığından, küçüklüğü sürekli bir yerlere adapte olmaya çalışarak geçiyordu.

Haliyle okul hayatı da yok gibiydi. Hiçbir zaman derslerine odaklanabilen bir çocuk olamadı. Fakat diğer çocuklardan bir farkı vardı: Çok geniş bir hayal dünyasına sahipti ve çok fazla hayal kuruyordu. Öyle ki, öğretmenleri onu genelde ders esnasında hayal kurarken ya da resim yaparken yakalıyordu.

Büyüdükçe hikaye anlatmaya da başladı. Arkadaşlarını toplayıp hayal ettiği kahramanları ve onların hikayelerini anlatırdı. Ve anlattıklarını kalemle de resmederdi.

Çevresindeki hayvanları izlemeyi de çok severdi. İnsanlara benzeyen davranışlarıyla hayal ediyordu onları sürekli. Mesela bir deve kuşuna bale yaptırıyor, bir ineğe piyano çaldırıyordu zihninde.

Walt 10 yaşındayken dayısının yardımlarıyla bir iş buluyor. Tren garında yiyecek ve gazete satmaya başlıyor. Ve trenlere hayrandı kendisi. Yarattığı tema parklarına bakınca bunu anlamak hiç de güç değil, değil mi?

Küçük Walt, her sabah 4.30’da uyanıp gazete satmaya gidiyordu. Hem okuldan önce hem okuldan sonra yapıyordu bu işi. Çok yorucu bir iş olsa da ailesine yardım etmek zorunda olduğu için 6 yıl boyunca yapıyor bu işi.

Eğitim hayatına Chicago’daki Mckinley Yüksek Okulunda devam ediyor. Burada da okul gazetesinde yayımlanması için 1. Dünya Savaşıyla ilgili resimler çiziyor, geceleri ise çizim yeteneğini geliştirmek için kurslar alıyordu.

16 yaşına geldiğinde okulu bırakıyor ve çılgın bir karar alarak Almanlarla savaşmak için orduya katılmak için başvuruyor. Ancak henüz 17 yaşını doldurmadığı için kabul edilmiyor. İnatçı Walt pes eder mi? Bu kez sahte bir kimlik ile Kızıl Haç’a başvuruyor. Kabul ediliyor ve Fransa’ya gönderiliyor, 1 yıl boyunca ambulans şoförlüğü yapıyor.

Ordu’daki görevi biter bitmez Kansas’a geliyor. Artık 18 yaşında ve deli gibi istediği bir hayali var: Karikatür sanatçısı olmak.

Bir süre sonra bir sanat atölyesinde işe giriyor ve burada dönemin çizgi film sanatçısı Iwerks ile tanışıyor. Fakat daha bir yıl bile olmadan severek girdiği bu işinden ‘’yeterince yaratıcı olmadığı için’’ kovuluyor.

Disney’in yerinde olsaydı birçok kişinin vazgeçeceğini, hayallerini bir kutuya koyup kaldıracağını biliyoruz. Aslında çoğu zaman o vazgeçme noktamız, hayatımızın dönüm noktasına o kadar yakın ki.

Yaşadığı olumsuzluklara rağmen içindeki üretme, hayallerine ulaşma arzusu tükenmiyor asla, tam tersine alevleniyor. Ve çizmeye devam ediyor Walt.

İyimserlikle yürüdüğü yolda, arkadaşı Iwerks ile bir şirket kuruyorlar: “Iwerks-Disney Ticari Sanatçıları”. Ancak müşteri çekmeyi başaramadıkları için bir ay dolmadan iflas ediyorlar. Bir hayal kırıklığı daha… Hayallerinin peşini bırakmak mı? Asla.

Bakın yaşadığı zorluklar ile ilgili ne diyor:

’Hayatımda ters giden şeyler, önüme çıkan engeller, başıma gelen belalar bana güç kazandırdı. Başınızda türlü türlü dert varken bunu fark edemeyebilirsiniz ama suratınıza inen bir yumruk, hayatta başınıza gelen en iyi şey olabilir.”

Değişimin hayallerine duyduğu sonsuz inançla gerçekleşebileceğini bilen Walt, kamerasını satıp Hollywood’a yerleşiyor.

Kardeşi ile birlikte güçlerini birleştirmeye karar verip dayılarının garajında başlıyorlar çalışmaya. Her gün bıkmadan usanmadan kurguladıkları Alice serisini satmaya çalışıyor. Defalarca kez reddediliyorlar ve sonunda bir çizgi film dağıtımcısı, yeni seriler aradığını söyleyerek kabul ediyor.

Sonunda yüzleri gülüyor Walt ve kardeşi Roy’un.

Alice serisi büyük ilgi görüyor ve işleri büyütmelerini sağlıyor. Ofislerini değiştirip yeni elemanlar alıyorlar. İlk işe aldığı kişi ise arkadaşı Iwerks oluyor.

Motivasyonları iyice yükseliyor artık. Bir süre sonra Şanslı Tavşan Oswald karakterini oluşturuyor.

Bu karakter ile kısa bölümlerden oluşan çizgi filmler için bir dağıtıcı firmayla anlaşıyor ve büyük başarı kazanıyorlar. Her şeyin yolunda gittiği 5 senenin sonunda sözleşmesini yenilemek üzere firmaya gittiğinde Walt’ı kovuyorlar. Dağıtım firması yetkilisi Oswald’ın yasal olarak kendilerine ait bir karakter olduğunu söyleyince Disney bir hak iddia edemiyor. Yani en büyük başarısı büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor.

27 yaşında olan Walt, kendini yeniden keşfetmesi gerektiğini düşünerek geçiyor harekete.

Bir tren yolculuğu sırasında bir fare karakteri üzerine düşünmeye başlıyor. Sempatik, iyimser ve maceraperest bir fare… Fikrini hayata geçirmek için açıp not defterini ve başlıyor fareyi resmetmeye.

Ve Mickey Mouse doğuyor…

Taslak çizimi bitirdikten sonra arkadaşı Iwerks’e gösteriyor. Hemen karakteri tamamlayıp filmi oluşturuyorlar ve beklenenden de büyük bir beğeniyle karşılaşıyorlar.

“İlerlemeye devam ediyoruz, yeni kapılar açıyor ve yeni şeyler yapıyoruz çünkü merakımız bizi yeni yollara sürüklüyor. Peşinden gidecek cesaretimiz varsa tüm hayallerimizi gerçekleştirebiliriz. Umarım tek bir şeyi asla gözden kaçırmayız, hepsi bir fare ile başlamıştı.”  – Walt Disney

Tabii öncesinde ağzı yandığı için bu kez Mickey’in telif haklarını satmıyor. Sonrasında ona inanan ekibinin de desteğiyle Disney stüdyolarını kuruyor ve çizgi filmlerini yaratmaya devam ediyor.

O kadar eğlenceli ve eşi benzeri görülmemiş karakterler, çizgi filmler yaratıyor ki, ülkedeki tüm televizyon kanallarında yayınlanıyor ve çok beğeniliyor.

Mickey ile yakaladığı başarının ardından, ilk uzun metrajlı film olan Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler üzerine çalışıyor. Fakat bu filmi yaratma aşamasında herkes berbat bir fikir olduğunu, hatta filmin Disney’in sonunu getireceğini söylüyor. Elbette Walt kimseye aldırmadan 3 yılını bu filmi hayata geçirmek için harcıyor.

Sonuç mu? Film 1937 yılının en iyi animasyon filmi seçiliyor.

Bunlardan sonra hepimizin bildiği pek çok başarılı karakter ve filmlere imza atılıyor.

Gençken kabiliyetsiz bulunduğu için yüzüne onca kapının kapandığı adam, 65 yıllık ömrüne 5 Oscar, 31 Akademi Ödülü sığdırıyor.

Onun tutkusu öyle bir tutkuydu ki, 65 yaşında hayatını kaybetmeden çok kısa bir süre önce kardeşi Roy’a heyecanla yeni projelerinden bahsediyordu.

65 yaşında yumuyor gözlerini hayata. Ve ölümünün ardından ne kadar süre geçerse geçsin Disney, animasyon dünyasının en önemli ismi olarak hatırlanmaya, bıraktığı miras nesilden nesile aktarılmaya devam edecek.

“Kahkaha zamansız, hayal gücü yaşsız, düşler sonsuzdur.” -Walt Disney

Haddini Aş Hikayeleri 6: İntiharın Kıyısından Dönüp KFC’yi Kuran Adam

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

“Hiçbir işe yaramayan bir adamım, yaşamamın ne anlamı var ki?” diyen bir adam, nasıl olur da hikâyenin sonunda arkasında milyonlarca dolar değeri olan bir marka ve ilham veren bir başarı hikayesi bırakabilir?

Bu yazımda, KFC’nin kurucusu Harland Sanders’in hikayesini anlatacağım ve girişimciliğin sadece harika bir fikir bulmaktan ibaret olmadığını, cesaret, azim ve kendine güvenden beslendiğini bir kez daha hatırlayacağız. 

Henüz ufacık bir çocukken, 5 yaşında babasını kaybeden bir adam Sanders. Annesinin işe girmesiyle mecburen kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenir.

Küçük yaşta yemek yapmaya başlar, gelecekte dünyanın en büyük restoran zincirlerinden birinin kurucusu olacağından habersiz… Tek derdi kardeşlerinin karnını doyurmak. Aşçılık yeteneği de bu dönemlerde ortaya çıkmaya başlıyor.

10 yaşındayken çalışmaya başlar. Henüz 16 yaşındayken okulu bırakma kararı alır. 17 yaşına geldiğinde dört farklı işten çıkarılmıştı küçük Sanders.

Annesi yeniden evlenir, üvey babasından gördüğü şiddete dayanamayarak evden kaçar ve kimliğindeki doğum tarihini değiştirerek Amerikan ordusuna katılır.

18 yaşına geldiğinde ordudan ayrılır ve Josephine King ile evlenir. 22 yaşına kadar trenlerde kondüktörlük yapar. Bu evliliğinden 3 çocuğu olur fakat tek oğlu olan Harland, çok fazla yaşayamaz.

Yine bir darbe ve işinden kovulur Sanders. Bu olaydan sonra karısı 2 kızını da yanına alıp onu terk eder. Hem işinden hem çocuklarından olmuş, yapayalnız, çaresiz bir şekilde hayata tutunmaya çalışan bir adam oluverir birdenbire.

Sigortacılık, kaptanlık, çiftçilik gibi farklı işlerde çalışır. Hatta bir dönem hukuk okumaya karar verir, fakat hiçbirinde başarılı olamaz. Kendisini 40 yaşını geçtiği halde bir baltaya sap olamamış, bir işe yaramayan zavallı bir adam olarak görür ve intihar etmeyi düşünür.

İşte hayatı sorguladığı, tabiri caizse dibi gördüğü bu dönemde hayatını değiştirecek şu düşünceler geçer aklından: ‘’ Yemek yapmayı çok seviyorum ve bu konuda çok iyiyim. Neden bir dükkân açmıyorum ki?’’

Corbin isimli bir kentte, benzin istasyonu, cafe ve motel satın alarak kendi işletmesini kurar Sanders. Yemekleri, özellikle soslu kızarmış tavukları o kadar lezzetlidir ki zaman içerisinde ünü tüm eyalete yayılır. Hatta Kentucky Valisi ona eyalet mutfağına yaptığı katkılardan dolayı ‘’Kentucky Albayı’’ lakabını verir.

Bu unvanı layığıyla taşımak isteyen albay, görünümüne büyük özen gösterip beyaz takım elbisesi ve siyah papyonu olmadan dışarı çıkmaz. Bu şık ve orijinal stilin zaman içinde onunla bütünleşerek, tüm dünyanın tanıdığı bir ikon haline geleceğini bilmeyenimiz yoktur sanırım.

Albay, işleri büyük ölçüde yoluna koysa da büyük bir sınavdan daha geçecektir. 

Sanders’ın hizmet verdiği, herkesin uğrak noktası olan yol, yeni yapılan bir otoban yüzünden kullanılmaz hale gelir,müşterilerinin sayısı gittikçe azalır ve sonunda biriken borçlarını ödeyebilmek için her şeyini satmak zorunda kalır. Ve evet, artık 66 yaşında, bütün servetini kaybetmiş, elinde sadece 105 dolarlık emekli maaşı kalmış bir adamdır.

Ne yapacağı konusunda bir süre düşünür ve sonunda elindeki özel bir tarifle ülkedeki restoranların kapısını çalmaya karar verir. Rivayete göre 1008 restorandan ret cevabı alan yaşlı adam gittiği 1009. Restorana teklifini kabul ettirmeyi başarır ve sattığı her tavuk için 5 sent komisyon almaya başlar.

Sanders’in lezzetli tavukları çok sevilir ve kısa zamanda satışlar büyük hızla artar.  1960’lara gelindiğinde ABD’deki yüzlerce restorana franchise verir.

Geç de olsa bolluk içinde yaşamaya başlar.

KFC artık bir efsane olmuştu. Albay Sanders, şirketin resmi yüzü olarak kalması şartıyla, şirketini 2 milyon dolara John Brown Jr.’a satar ve şirketin resmi yüzü olduğu için de her yıl kendisine 250.000 dolar ödeme yapılır.

Hayatının geri kalanını sevdiği işi yapmış ve başarıya ulaşmış olmanın huzuru içinde geçiren albay, 90 yaşında hayata gözlerini yumar. Arkasında ise 115 ülkede 19.000’den fazla noktada hizmet veren, dünyanın en büyük fastfood zincirlerinden biri olan KFC’nin yanı sıra bu müthiş ve ilham verici başarı hikayesini bırakır.

Bize 60 yaşında, defalarca düşmüş ve yara almış olsak bile, ayağa kalkıp başarmanın mümkün olduğunu gösteriyor Sanders’in hikayesi.

O zaman yazıyı Sanders’in şu sözleriyle bitirelim:

“İnsanlar, her başarısızlığın daha iyi şeyler için bir atlama taşı olabileceğini unutmamalıdır.”

Haddini Aş Hikayeleri 5: Freddie Mercury

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

‘’Ben star olmayacağım, ben efsane olacağım.’’ Diyerek atıyor hayallerine giden yolda adımlarını.

Yaşamayı çok seven ve içinden geldiği gibi yaşayan, işini büyük bir coşkuyla yapan bir adam. Dünyanın gördüğü en büyük vokallerden…

Tanzanya’nın Zanzibar adasında doğuyor Freddie. Okula gitme zamanı gelince ailesi iyi bir eğitim alsın diye Hindistan’a bir yatılı okula gönderiyor ve o zamanlardan sanata, özellikle müziğe olan yatkınlığı ortaya çıkıyor. Sanat ve sporla ilgili derslerde büyük başarılar sergilerken matematik ve fen derslerinde hem ilgisiz hem de başarısızdı.

Müziğe olan tutkusu gittikçe artıyor o dönem… Ve 7 yaşındayken ailesini ikna ederek piyano dersleri almaya başlıyor. Çok utangaç bir çocuk olmasına karşın piyanonun başına geçtiğinde bambaşka bir insana dönüşüyordu. Hatta ilk grubu da okuldayken kurduğu ‘’The Hectics’’.

Freddie 17 yaşındayken Zanzibar’da çıkan bir iç savaş yüzünden ailesi onu da alıp İngiltere’ye yerleşiyorlar. Bu taşınma ailesini üzse de Freddie gayet mutluydu ve orada büyük işler yapacağının hayaliyle yaşıyordu. Çok büyük bir fırsattı onun için.

Resim ve müzikte çok iyi olmasına rağmen, bu alanlarda akademik bir geçmişi olmadığı için İngiltere’de konservatuvara kabul edilmiyor. Onun yerine teknik bir okula yazılıyor. Ama müzikten vazgeçmiyor tabii ki. Queen’e katılmadan önce 2 kez kendi grubunu kuruyor, küçük yerlerde sahne alıyorlar.

Queen’e Dahil Olması

Aslında grubun ismi o zamanlar ‘’Smile’’ ve grubun üyelerinden Tim Stafell, Freddy’nin birlikte çokça zaman geçirdiği yakın arkadaşıydı. Grubu dinlemeye, konserlerine de sıkça giderdi. Smile müzikal ve tiyatral bir gruptu. Değişik kostümler giyip sahnede şov yapıyorlardı ve bu tam da Freddie’nin istediği şeydi aslında. Kendi tarzına çok yakın buluyordu grubun tarzını.

Tim staffell bir gün daha büyük işler için Smile’dan ayrılacağını söylemesiyle Freddie gruba katılmak için adım atıyor, grubun diğer üyelerine hayallerinden, planlarından bahsederek onları etkilemeyi ve ikna etmeyi başarıyor.

Hemen çalışmalara başlıyorlar tabi. Fakat bir şey eksikti; grubun ismi. Birçok alternatif türetilse de en etkili öneri Freddie’den gelir: QUEEN

Bu isimle ilgili şunları söylüyor: ‘’Queen’in konsepti kral ve kraliçelerle ilgili, göz kamaştırıcılık bizim bir parçamız ve biz beyefendi olmak istiyoruz.’’ Ve aslında bu tanımla Queen’i diğer rock gruplarından ayırmış oluyor.

Ve Şov Başlıyor!

İsimlerini duyurana kadar yerel konserlerde performanslarını sergiliyor, henüz tanınan bir grup olmadıkları için kendi şarkılarını çok çalamıyorlardı konserlerinde. Zamanla üniversite çevrelerinde yavaş yavaş ünlenmeye ve davetler almaya başlıyorlar.

İlk albümlerini 1973’te kendi imkanlarıyla çıkarıyorlar, fakat pek ses getirmiyor. Asıl dönüm noktası, albümden sonra çıkardıkları single olan ‘’keep yourself alive’’… Çünkü bu şarkı Londra radyolarında çalınmaya başlıyor.

Ertesi yıl tam 3 adet albüm çıkarıyorlar ve artık gittikçe ünleniyor, televizyon programlarına davet alıyorlardı. Dördüncü albümleri kendilerini dünyaya tanıtacak, son yılların en büyük hitinin yer aldığı albümdü. İlk çıktığı anda büyük ses getiren ve sonraki yıllarda dahi rock tarihinin en iyi şarkısı olarak kabul görecek Bohemian Rhapsody bu albümdeydi.

Tüm Kuralları Yıktıkları Şarkı: Bohemian Rhapsody

Freddie mercury tarafından yazılan şarkı ilk başta prodüktörler tarafından pek tutulmuyor. Çünkü onlara göre bir şarkının hit olabilmesi için süresi üç dakikayı geçmemeliydi, fakat bu şarkı tam altı dakikaydı ve şarkıyı kısaltmaları isteniyor.

Ve Queen’in cevabı: “Bu şekliyle kullanın, şarkıda hiçbir kısaltma yapmayacağız.”

Şarkı sevilse de kimse hit olabileceğine ihtimal vermiyordu.

Freddie bir gün albüm çıkmadan önce, şarkının bir kopyasını dinlemesi için radyocu arkadaşına veriyor. Fakat single çıkana kadar çalmaması için de sıkı sıkı uyarıyor. Arkadaşı şarkıyı dinledikten sonra Freddie’yi arıyor ve şarkının mükemmel olduğunu, radyoda sadece bir kez çalmak istediğini söylüyor ve ikna ediyor. İnsanların tepkisini ölçmek istiyor aslında. Ertesi gün şarkı radyoda çalındığında dinleyiciler tarafından o kadar iyi tepkiler alıyor ki… Düşünün albüm henüz çıkmadan tam yüz bin sipariş alıyor ve çıktığı gibi İngiltere listelerinde birinci sırada yerini alıyor. Ayrıca yine bu albüm, İngiliz plak enstitüsü tarafından ‘son 20 yılın en iyi albümü’ seçiliyor.

Öyle ki ‘’hit olması imkânsız’’ dedikleri şarkı, müzik ile ilgili birçok sitede hala dünyanın gelmiş geçmiş en iyi şarkısı olarak gösteriliyor.

Ürettikleri şeye sonsuz inançları vardı onların ve kimseyi dinlemediler, kurallara boyun eğmediler, inat ettiler…Sonunda yapmak istedikleri şeyle kendilerini tüm dünyaya kabul ettirdiler. Dünya çapında bir gruptu artık Queen.

Yorulmak Bilmeyen, İnatçı Bir Deha

Freddie, hayatı boyunca hiçbir zaman teknik eğitimi almamasına rağmen 100 yılın en iyi rock vokali kabul ediliyor. Çünkü o tutku duyduğu işi yapıyordu ve hiç de alçak gönüllü değildi. Hayallerinin peşinden inatla koştu ve bunlara tüm kalbiyle inanıp herkesi ikna etti.  Queen’i Queen yapan şarkıları, toplamda 72 şarkıyı tek başına yazıp düzenledi.

İşine inanılmaz bağlıydı. Bazı zamanla stüdyolarının önünden geçerken “dur aklıma bir şey geldi, 5-6 dakikada halledip geleceğim” deyip 6-7 saat boyunca içeride müzik aletleriyle uğraşırmış ve arkadaşlarını saatlerce beklettiği olurmuş.

Bununla da kalmıyor, şarkılarını yazmaya harcadığı zaman kadarını sahnedeki kostümlerini dizayn etmeye de harcarmış. Bir oturuşta 5-6 saat boyunca kostüm dizaynı yapar, tüm ayrıntılarına dikkat edermiş.

Ben Gidiyorum, Ama Şov Devam Etmeli

Freddie ölüm döşeğindeyken öyle bir şarkı yazıyor ki… ‘’Show must go on’’ diyor, yani ‘’şov devam etmeli.’’

Dinleyenin içini titreten bir parça. Yaşadığı duygularını öyle bir iletmeyi başarıyor ki karşı tarafa… Bazı şeylerin bittiğini, fakat ‘Queen’ efsanesinin bir şekilde sürmesi gerektiği söylüyor.

Vazgeçme eşiğine geldiğinizde, çok yorgun hissettiğinizde, yapılacak işler gözünüzde büyüdüğünde, dertleriniz, inanlar sizi bunalttığında açın bu şarkıyı ve ölmeden 6 hafta önce nasıl söylediğine bakın.

Hayatının sonlarına doğru yapılan bir röportajda şunları söylüyor: “Yeniden doğup dünyaya yeniden gelseydim yine aynı şekilde yaşayıp aynı şeyleri yapardım, hiçbir şeyden pişman değilim, hayatta alınacak her zevki yaşadım ve istediğim her şeyi deneyimledim, geride hiçbir şey bırakmadım”

Freddie Mercury, ‘’efsane olacağım!’’ diyerek çıktığı yolda, tüm sınırları zorladı, tüm kuralları yıktı, hiçbir zaman mütevazı olma gereği duymadı ve haddini öyle bir aştı ki… Ve evet, sesiyle, şarkılarıyla, hayatıyla efsane oldu.

Kendinizi Evde Bırakın!

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Ve tatil! 

İmkanı olanlar tatil beldelerine göç ediyorlar. 

Ama dinlenebilecekler mi şüpheli.

Çünkü dertlerimizi, endişelerimizi ve işlerimizi de götürüyoruz. Geride bırakamıyoruz onları, gittiğimiz yeri de kaçmaya çalıştığımız yere benzetiyoruz.

Bruno Catalano’nun “Les Voyageurs” (Gezginler) isimli heykeller serisini belki bilenler vardır. Fotoğraftaki onlardan sadece birisi.

Bu ünlü heykellerin içlerindeki boşlukların anlamı hep tartışma konusu oldu. 

Kimi yorumcu, bu boşlukların insanların içlerindeki tarifi imkânsız, bir türlü dolmayan boşlukların sebebini aramak yollara düşmelerini ifade ettiğini söyledi mesela.

Benim yorumum farklı.

Ben sanatçının gezginlerin gittiği yere karışmalarını tavsiye ettiğini düşünüyorum.

“Gittiğiniz yerin bir parçası olun” diyor heykeltraş bana kalırsa, “gittiğiniz yerle bütünleşin”. 

Sadece 1 hafta için bile olsa “burada” olan her şeyi geride bırakıp her şeyinizle “orada” olun diyorum ben de. 

Kendinizi gittiğini yere tam anlamıyla kaptırın, yerelleşin, yerellerin hayat tarzına teslim olun, onların yemeklerini yiyin, onların müziklerini dinleyin.

Ben 1 Hafta boyunca Samos’lu olacağım mesela. Samos hakkında yazacak bir şeyler çıkarsa yazacağım, yoksa kendimi Samos’un güzelliklerine kaptıracağım.

Herkese şahane bir tatil diliyorum.

Haddini Aş Hikayeleri 4: Peter Dinklage

(Okuma Süresi: 3 Dakika)

Peter Dinklage, yani Game of Thrones’un bilgesi Tyrion Lannister, dünyaca tanınan, oyunculuğunu kanıtlamış bir adam bugün. Fakat onun bu noktaya gelene kadar yaşadıklarından, çektiği sıkıntılardan, ne kadar tutkulu ve azimli bir insan olduğundan kimsenin haberi olduğunu sanmıyorum.

Onun yolculuğu hepimize ilham verecek ve hepimizi motive edecek türden bir yolculuk.

Bu yazıda, Peter Dinklage’nin başarılı bir oyuncu olana kadar neler yaşadığını, hayatının önemli anlarını anlattığı bir konuşmasından cümleleri de sık sık kullanarak paylaşacağım sizlerle.

Müzik öğretmeni bir anne ve sigorta satıcısı bir babanın oğlu olarak dünyaya geliyor Dinklage. Doğuştan “Akondroplazi” (kalıtsal bir cücelik) hastalığı taşıdığı için 1,35 metre boyunda bir cücedir.

29 yaşına kadar sevmediği işleri yaparak, mutsuz bir şekilde, oradan oraya savrularak geçiyor hayatı.

Şöyle tanımlıyor o günlerini:

“29 yaşındaydım. Bilgi işlem ile ilgili bir işim vardı ve işimden nefret ediyordum. Fakat o işe yapışıp kalmıştım. Kımıldayamıyordum… her şeyi kabullenmiş gibiydim. Tam 10 yıl ısıtması olmayan bir evde yaşadım ve sevmediğim işime 6 yıl boyunca devam ettim. Belki de değişimden korkuyordum.’’

İşte bu evrede, 29 yaşında hayatını baştan inşa etme kararı alıyor Dinklage ve inşa ettiği bu yeni hayatta tutku duyacağı işi yapmaya, aktör olmaya karar veriyor. Yaşayacağı maddi manevi tüm zorlukları göze alarak istifa ediyor saplanıp kaldığı işinden. Ve diyor ki:

“Kendime alacağım tüm aktörlük işlerinde, ne kadar kazandırırsa kazandırsın, bundan sonra işler ister daha iyi olsun ister daha kötü, çalışan bir aktör olacağım. Ne internetim vardı ne cep telefonum ne de bir işim… Fakat güzel şeyler olmaya başladı. ‘Imperfect Love’ isimli bir oyunda düşük ücretli bir tiyatro işi buldum. 29 Yaşımda, bilgi-işlem işinden ayrılmak… Evet çok korkmuştum. Fakat bu beni çok acıktırdı, gerçekten acıktırdı. Tembellik edemezdim.”

Bu arada oynadığı ilk tiyatro oyununun önemi çok büyüktü onun için. Çünkü bu oyundan sonra “13 Moons” isimli bir filmde oynadı ve bu film de diğerlerine zemin hazırladı. Oyunculuk kariyeri yavaş yavaş şekilleniyordu artık.

Düşünsenize, bilgi işlemden oyunculuğa… Bugün insanlar bırakın sektör değiştirmek, çalıştığı kurumu değiştirmekten ödü kopuyor. Peki sizce neden? Neden çalıştığımız işin beklentilerimizi karşılamadığını, değerlerimize ve karakterimize uygun olmadığını görünce inatla devam ediyoruz? Ve bu insanlara o kadar normal geliyor ki artık, ‘’ben işimi tutkuyla yapıyorum, her sabah coşkuyla uyanıyorum.’’ Dediğimde yüzlerdeki şaşkınlık ifadesini görmemek imkânsız.

Bize armağan edilmiş bir hayat var ve sonsuz sayıda ihtimaller içeren bir evren. Adım atmak için neyi bekliyoruz?

İnsanız biz, yanlış seçimler yaparız, hayatımızı yanlış inşa edebiliriz. Fakat biz o kadar güçlüyüz ki, hepimiz. Bankada çalışan Ayşe de, marangoz Mehmet de, öğretmen Zeynep de… Nerede olursak olalım, kaç yaşında olursak olalım hayatımızı istediğimiz yöne çekme, istediğimiz mükemmelliğe ulaştırma gücüne sahibiz.

Bakın Peter Dinklage konuşmasının devamında neler demiş:

“Sizlere dünyada birçok şeyin olanağı olmadığı söylenebilir. Lütfen, başkalarına sormak için uğraşmayın bile. Dünyaya hazır olduğunuzu söylemeye çalışmayın. Sadece gösterin. Yapın! İnanın bana rayına oturuyor. Benim gibi 29 yaşınıza kadar beklemeyin, bekleseniz de geç değil.”

“Yaşamınızın geri kalanını kendinizle tanışmak için inşa edin. Dönüm noktaları aramayın çünkü hiçbir zaman bulamayacaksınız. Sizi tanımlayan anlar halihazırda gerçekleşti ve gelecekte de halihazırda gerçekleşmiş olacak.”

“Size hazır olduğunuzu söylemelerini beklemeyin. Harekete geçin… Kendinize hata yapma fırsatını vermek için yılların geçmesini beklemeyin.”

Hepimizin gerçekleştirmek istediği, düşündüğünde içini kıpır kıpır eden hayalleri var. Fakat eminim çoğumuz adım atmak için her şeyin mükemmel olmasını, doğru zamanı bekliyoruz. Günler birbirini tekrar ederken öylece oturup bir şeylerin değişeceğini beklemek, kendimize yapacağımız büyük bir kötülük değil mi sizce de.  

Ne yapmak istiyorsanız şimdi başlayın, sizi hayata yeniden bağlayacak, her sabah büyük coşkuyla uyanmanızı sağlayacak, anlamlı bulduğunuz şeyin peşine takılın, şimdi. Her gün küçük adımlar atın ve bunu yaparken başarısız olma, hata yapma korkularınızı bir kenara bırakın. Yaşamaya başlayın hak ettiğiniz hayatı. 🙂

Peter Dinklage’nin o etkileyici konuşması:

2019’un En Değerli Kariyer Becerileri

(Okuma Süresi: 3 Dakika)

Büyük hızla değişen dünya, değişen yaşam şekillerimiz ile şirketlerin de çalışanlarından beklediği yetenek ve beceriler her geçen gün değişiyor. Sizler için bu yıl yatırım yapabileceğiniz en değerli kariyer becerilerini sıraladım:

  • Çok Yönlü Olmak

Eskiden çok işle ilgilenmek başarısızlığa sebep olur, bu yüzden tek işe yoğunlaşıp tüm potansiyeli ona harcamalıyız düşüncesi vardı. Ancak tek bir alanda uzman olayım, kariyerimi tek bir iş kolu üzerinden planlayıp başka hiçbir şeyle ilgilenmeyeyim devri artık kapandı.

Bugün iş alanlarındaki çeşitlilik, çalışılan pozisyondaki işlerin önceye göre çok daha detaylı oluşu gibi etkenler, birden fazla işe odaklanmamızı gerekli kılıyor.

Ayrıca ekonomi, endüstriler, şirketler her an evrimleşiyor, gelişen teknoloji bir yandan yeni iş kolları doğururken diğer yandan bazı iş kollarını yavaş yavaş yok ediyor. Dolayısıyla bugün size büyük başarılar kazandıran yetkinliğiniz yarın hiçbir işe yaramayabilir.  

Tüm bunların kaçınılmaz sonucu olarak şirketler de işe alacağı insanların birçok alandaki yetkinliklerini ölçüyorlar. Yani gelecek, yıllarca her gün aynı işi yapmak yerine, farklı alanlardaki beceri ve yetkinliklerinizi geliştirenlerin olacak.

Peki ne yapabilirsiniz?

Sahip olduğunuz ilgi alanlarıyla ilgili eğitimlere katılabilirsiniz mesela. Ya da uzun zamandır yapmayı istediğiniz bir iş için harekete geçebilirsiniz. Hem bunu yapmak sizi daha özgüvenli hale getirip daha iyi hissettirecektir.

Kendi alanınız dışındaki konularla ilgili okumalar yapabilirsiniz. Bu okumalar size hem farklı yönlerinizi keşfettirecek hem de yeni ilgi alanları, yetkinlikler getirecektir. Aynı zamanda seminerleri takip etmeli ve bu sayede yeni gelişmelere ayak uydurabilmesiniz.

Bunların yanında hem motivasyonunuzu arttırmak hem de daha verimli olabilmek için hobilerinize zaman ayırmayı ihmal etmemelisiniz.

  • Yaratıcı Olmak

Bugün yaratıcılık becerisi sadece yazarların, ressamların, yapımcıların, sanat yönetmenlerinin değil, iş hayatındaki hemen herkesin sahip olması gereken bir beceri.

Değişen ve dönüşen dünyada şirketlerin büyük kısmı hayatta kalabilmek adına gün geçtikçe daha yenilikçi bir hal alıyor ve değişime ayak uydurmak için çabalıyor. İşte tam bu noktada şirketlerin en çok ihtiyaç duyduğu şey; Yaratıcı, yeni ve farklı fikirler sunabilecek, sıra dışı çalışanlar.

Artık sıradanların devri kapandı anlayacağınız. Yaratıcı olan, özgün ve orijinal olanların devrindeyiz. Bu yüzden, amacınız ister iş bulmak olsun ister kariyerinde yükselmek olsun, ‘’fark yaratan’’ olmak, farklı bakış açıları sağlamak zorundasınız.

  • Dijital Yetenekler

Nerede yaşıyor olursanız, ne yapıyor olursanız olun bilgisayarla içli dışlı olmanız neredeyse garanti.

Sayılı istisnalar dışında, her seviyeden çalışan, dijital dünyanın öneminin farkında olup buna göre hareket etmek zorunda. İş gücünün başarılı olması için çalışanlar bilgisayar yeteneğine ve eğitimine sahip olmalı. Bu da datanın gizliliğini, teknolojiyi ve dijital pazarlamayı anlamasını gerektirir.

Artık gerçek dünyanın dışında yaşadığımız bir de online dünya var. Müşterilerle ve çalışanlarla ilişkilerin buradan etkili biçimde yürütülmesi, dijital alanda sahip olduğumuz yeteneklere bağlı.

  • İlişki Kurmak

İş hayatında kurduğunuz ilişkilerin kariyerinizin yönünü belirlemede etkisi hafife alınamaz. İlişkiler de en az işinizi iyi yapmak kadar önemli diyebiliriz.

Etkin ve iletişim ağı kuvvetli, ilişkilerin sağlıklı olduğu şirketlerde hem insanlar mutlu ve üretkendir hem de iş yeri başarılı ve itibarlıdır. Fakat zayıf ilişkiler, güven duygusundan, birlik ve takım olma ruhundan yoksun çalışanlar yaratır.

İş arkadaşlarınıza gülümseyin, selam verin, halini hatırını sorun. İletişim kanallarınızı açık tutun, doğrudan ve şeffaf iletişimden vazgeçmeyin. Ve ne olursa olsun dürüstlükten vazgeçmeyin. Bu davranış biçimlerinin size açacağı kapılara, sunacağı fırsatlara inanamazsınız.

  • Organizasyon Becerisi

Etrafımızın dikkat dağıtıcılardan geçilmediği bu günlerde zaman yönetimini en iyi yapanlar, neye odaklanması gerektiğini bilip en üst seviyede verimliliğe ulaşanlar öne çıkıp başarıya ulaşanlar oluyor.

Ayrıca iş planlamalarını en doğru şekilde yapmak, yapılacak işleri her daim güncel tutmak ve öncelik sırasına göre düzenlemek, proje ve takım yönetimine hâkim olmak da iyi derecede organizasyon becerisi gerektirir ve bu yetenekler sizi kariyerinizde yöneticiliğe, liderliğe kadar götürebilir.

Haddini Aş Hikayeleri 3: Jack Ma

(Okuma Süresi: 5 Dakika)

Yaşamı boyunca birçok başarısızlık yaşayan, ilkokulda, ortaokulda, üniversitede sınavları zar zor geçen, iş başvuruları sürekli reddedilen ama hedefine giden yolda asla yılmayan gariban bir adam haddini öyle aşıyor ki, dünya devi bir e-ticaret şirketi kuruyor ve Çin’in en zengin iş adamı oluyor. Alibaba’nın kurucusu Jack Ma’dan bahsediyorum.

1964 yılında Çin’in güneydoğusundaki Hangzhou’da dünyaya gelen Ma, bir abisi ve bir kız kardeşiyle Komünist Çin’in Batıdan izole olduğu dönemlerde, yoksulluk içinde büyüyor.

Jack,12 yaşlarındayken İngilizceye büyük ilgi duymaya başlayıp öğrenmeye karar veriyor ve bu amaçla her sabah erkenden kalkıp yaşadığı yere gelen turistlere ücretsiz olarak rehberlik edip şehri gezdiriyor. Bu işi 8-9 yıl boyunca ücretsiz olarak yapıyor. Çünkü İngilizce öğrenebileceği hiçbir yer yok… Ne bir kitap ne bir okul. 

Bir röportajında hayatının bu dönemiyle ilgili şunları söylüyor Jack Ma: “Bu turistler hayatımı değiştirdiler. Çünkü 9 yıl boyunca bana anlattıkları her şey okulda ve ailemden öğrendiklerimden çok farklıydı. Artık bir alışkanlığım var. Her ne okur ya da duyarsam, aklımı kullanıyorum, 2 dakika üzerine düşünüyorum” diyor.

Reddedildikçe Güçlenen Bir Adam

Jack, girdiği ilkokul sınavlarında 2 kez, ortaokul sınavlarında 3 kez başarısız oluyor. Üniversite sınavını ise ancak 3. Denemesinde kazanıyor. Ergenliğinden beri ilgi duyduğu İngilizce öğretmenliği bölümüne giriyor.

Eğitim hayatındaki bu başarısızlıkları iş hayatında da bırakmıyor peşini. İngilizce öğretmeni olarak çalışmaya başlamadan önce, başvurduğu yerlerden onlarca kez ret yiyor. Polis olmak için başvuruyor önce, 5 kişinin başvurduğu, 4 kişinin alınacağı pozisyona tek giremeyen o oluyor.

KFC Çin’e ilk giriş yaptığında, çalışmak için aralarında Jack Ma’nın da bulunduğu 25 kişi başvuruyor. 24 kişi işe alınıyor, reddedilen sadece Jack oluyor.

Onu sürekli reddeden bir diğer kurum da Harvard. Hayatı boyunca tam 10 kez Harvard Üniversitesi’ne başvuruda bulunuyor ve hepsinde de ret cevabı alıyor.

Bugün bizlere “Asla pes etme. Bugün zor, yarın daha zor olacak ama yarından sonra güneşin doğuşunu göreceksin.” Diye öğütlerde bulunan bir adamı bunlar yıldırabilmiş midir sizce? Tabii ki de hayır.

İnternetle Tanışır ve Hayatı Değişir

95 yılında ilk defa tercümanlık yapmak için Amerika’ya gidiyor Jack ve burada bir arkadaşının ‘’bak bu internet’’ demesiyle internetle tanışıyor. Fakat başta neden bahsettiğini anlamıyor, hatta bilgisayara dokunmaya bile çekiniyor. Çünkü o zamanlar bilgisayarlar Çin’de çok pahalı. Yanlış bir şey yapıp bozmaktan korkuyor. Bunun üzerine arkadaşının istediğin şeyi arat deyip ısrar da etmesiyle ‘’bira’’ yazıp aratıyor. Karşısına birçok ülkeden biralar çıkıyor ama bir türlü Çin’den çıkmıyor. Daha sonra Çin diye aratıyor, yine bir şey çıkmıyor. Bunun üzerine hayatının sorusunu soruyor: ‘’Neden biz de Çin üzerine bir şeyler yapmıyoruz’’.

Önce İngilizce tercüme üzerine bir web sitesi açıyor. Güzel tepkiler gelse de pek başarılı olamıyor bu girişiminde.

Bir süre sonra 17 arkadaşını topluyor Jack ve kurduğu ‘’Alibaba.com’’ girişimine yatırım yapmaları için onları ikna ediyor.

Jack Ma’nın Alibaba’yı kurarken, 1999 yılında ekibine yaptığı etkileyici konuşma, daha o zamanlar bugünleri planladığını gösteriyor aslında:

Alibaba İsmi Nereden Geliyor?

İsim bulma süreci, yine bir Amerika seyahati sırasında gerçekleşiyor. Amacı, markasını global bir marka yapmak olduğu için ismin de herkes tarafından bilinen global bir isim olmasını istiyor. Bir gün San Francisco’da öğle yemeği yerken aklına Alibaba ismi geliyor ve ilk olarak restorandaki garson kıza Alibaba’yı bilip bilmediğini soruyor ve kız ‘’elbette, açıl susam açıl’’ cevabını veriyor. Sonrasında yolda gördüğü 20 kişiye daha soruyor ve hepsinin Alibaba ve Kırk Haramiler’den haberdar olduğunu görünce bu isimde karar kılıyor Jack.

Alibaba Nasıl Dünya Markası Oldu?

Alibaba, müşterilerin ihracatçılarla doğrudan alışveriş yapmasını sağlıyordu. Bu yüzden kısa süre içinde dünya çapında büyük ilgi görüp birçok üye kazansa da şirket ilk 3 yıl hiç para kazanamıyor. Hatta bir gün restoranda yemek yiyip hesabı ödemek istediğinde garson hesabın çoktan ödendiğini ve onun için bir not bırakıldığını söylüyor. Notta şöyle yazıyor: ‘’Ben sizin platformunuzun kullanıcısıyım. Sizin sayenizde çok para kazanıyorum. Sizin de hiç para kazanmadığınızı biliyorum. Bu yüzden yemeğiniz benden.’’

O dönemlerde ödeme konusundaki yasal prosedürler de engeller çıkarıyorken, yapacak bir şeyler arayışındayken, yeni bir vizyon kazanmak için Davos’a geliyor ve bir liderlik oturumuna katılıyor Jack. Panel bittikten sonra ilk iş arkadaşlarını arayıp acilen aksiyon almaları gerektiğini söylüyor. O konuşma sonrası ‘’Ali Pay’’ ödeme sisteminin temelleri atılıyor.  Bu ödeme sistemi gerçekleştirildiğinde insanlar çok aptalca bir fikir olduğunu söylemiş olsalar da bugün 800 milyona yakın kullanıcısı var.

Şunu da söylemek gerek, Jack Ma şirketine finansman ararken birçok Amerikalı yatırım fonu tarafından, bu modelin tutması imkânsız, saçmalık, bu adam deli diyerek reddediliyor. Hatta Times’a ilk haber olduğunda ondan ‘’deli Jack’’ diye bahsediyorlar.

Peki Jack’in tepkisi ne olmuştur dersiniz tüm bunlara? “Delilik iyidir. Biz deliyiz ama aptal değiliz” diyerek ekliyor: “Herkes benim fikirlerime katılsaydı zaten şansım olmazdı”

100 bin dolarlık servetle kurduğu Alibaba, sonrasında SoftBank, Goldman Sachs gibi şirketlerden yatırım alıyor.

Asla durmak bilmedi Jack. Yolunu çizmişti ve ne kadar olumsuzlukla karşılaşırsa karşılaşsın ayrılmıyordu bu yoldan.

Yıl 2003… eBay’e rakip olarak TaoBao isimli alışveriş sitesini kurdu. Şirketin hızlı büyümesi eBay’in dikkatini çekti ve eBay bu siteyi satın alma teklifinde bulundu. Ancak kabul eder mi deli Jack? Etmedi.

Yıl 2005… Yahoo, Alibaba’ya %40 hisse karşılığında 1 milyon dolarlık bir yatırım yaptı. Bu, o dönem Çin’deki eBay ile mücadele etmeye çalışan Alibaba için müthiş bir olaydı.

Alibaba’yı kuran, karşısına çıkan zorluklara karşı asla boyun eğmeyen, hatta daha da güçlenen Jack Ma, bu siteyi dünya çapında 24 bin çalışan ve 10 binden fazla ortak şirketi olan bir e-ticaret devi haline getirdi. 2013 yılında ise yerini gençlere bırakmak istediğini söyleyerek CEO’luk görevinden istifa etti. Bugün yönetim kurulu başkanı olarak çalışmaya devam ediyor.

 Sonuç olarak:

  •  Jack Ma’nın dairesinde 17 kişiyle başlayan ekip bugün 4 koca kampüste 30 bin kişiyle yoluna devam ediyor.
  • Alibaba’nın marka değeri 100 milyar doların üzerinde.
  • Çin’de doğrudan ve dolaylı olarak 14 milyon kişiye iş imkânı sağlıyor.
  • Siteye günde 100 milyon kişi bir şeyler satın almak için giriyor.
  • Jack Ma, Çin’in en zengin, dünyanın ise en zengin 33. Kişisi.
  • Jack Ma, Forbes’a kapak olmuş ilk Çinli iş adamı.

Hayat bir yolculuk. Başarısızlıklar, hatalar, hayal kırıklıkları hep olacak. Önemli olan bizim bunları nasıl karşıladığımız. Ve bu hayat her zaman mücadele eden, inandığı şeyin arkasından sonuna kadar duran, kararlı insanlarla beraber. İşte Jack Ma’nin hikayesi bize tam olarak bunu anlatıyor.

Haddini Aş Hikayeleri 1: Sidar Şahin

(Okuma Süresi: 4 Dakika)

Girişimcilik, başarı, motivasyon üzerine çokça yazılar yazıyor, önerilerde bulunuyorum. Bundan böyle size ilham vermeleri için ülkemizdeki ve dünyadaki başarılı, haddini aşan insanların hikayelerini, bugünlere nasıl geldiklerini anlatan yazılar da paylaşacağım.

Başarının aslında bir şans olmadığını, çok çalışmanın, yaratıcılığın, cesaretin, kendine güvenin ne kadar önemli etkenler olduğunu göreceğiz her bir hikâyede.

Hadi o halde ülkenin yetiştirdiği en iyi girişimcilerden biri olan Sidar Şahin’den başlayalım.

Şu an dünya mobil oyunu pazarında çok önemli bir yere sahip olan Peak Games’in kurucusu kendisi.

Read more

Girişimcilik Hayalleriniz mi Var, O Halde Bugün İşte Daha Fazla Sorumluluk Alın!

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Girişimcileri beyaz yakalı profesyonellerden ayıran en önemli fark daha fazla sorumluluk almaları.

Çünkü bir girişimcinin işleri ters gittiğinde başkalarını suçlayarak sorumluluklarından kurtulması mümkün olmaz. 

Maaşların, borçların, vergilerin her ne olursa olsun ödenmesi gerekir, girişimci kendi dışındaki faktörlerden yakınarak bunlardan yırtamaz. Ve eğer bu sorumlulukları yerine getiremezse hayatı mahvolur.

Girişimcilerin profesyonellerden daha fazla para kazanmalarının nedeni de bu zaten; daha fazla sorumluluk almaları.

Read more

Esas Olay Üretmek

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Kimse kusura bakmasın ama yönetenlerin, pazarlayanların ve satanların dünyamıza pek de bir şey kattıklarını düşünmüyorum.

Katkıları ile dünyamızı güzelleştiren, bizi her anlamda zenginleştirenler üretenler.

Yönetmek, pazarlamak ve satmak hep üretmenin alt fonksiyonları benim gözümde. Birisi harika bir şeyler üretecek ki, diğerlerinin yöneteceği, pazarlayacağı ve satacağı bir şeyler olsun ortada, öyle değil mi?

Oysa hayat üretenleri ödüllendirmiyor.

Zenginlik Özgürlüktür!

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Zenginleşmenin amacı daha fazla özgürlük elde etmek olmalı.

Ama insanlar zenginleşmek adına özgürlüklerinden o kadar çok taviz veriyorlar ki!

Sevmedikleri işleri yapıp, hoşlanmadıkları insanlarla iş tutup, gurur duymadıkları kariyerlerde ilerlemeye çalışan, en temel özgürlüklerinden vazgeçmiş ne çok insan var.

İşin ilginci bu insanlar daha fazla para kazanınca, daha fazla harcamaya başladıklarından tasarruf da yapamıyor, onlara özgürlük getirecek serveti de biriktiremiyor, yatırım da yapamıyorlar.

Statü merdiveninde bir üst basamağa tırmanma tutkularından dolayı bir türlü döngüden çıkamıyor, tam tersine kariyerlerinde ilerledikçe özgürlüklerinden daha da fazla taviz vermek zorunda kalıyorlar.

Böyle anlatınca sizin de kulağınıza çok tuhaf gelmiyor mu?

Zaten insanoğlu anlaşılması gerçekten çok zor bir canlı vesselam.

Başarıyla Şansın İlişkisi Nedir?

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

4 tip şans var.

Birincisi kendiliğinden, sizin kontrolünüzde olmayan nedenlerle başınıza harika bir şey gelmesi. Mesela piyangodan para çıkması. 

Bu tür şansın başarıyla ilişkisi yok. Sadece şanslınız.

İkinci şans tipi, başarılı olmak için çok fazla şey denerken iyi tesadüflerle karşılaşmak. 

Böyle emekle gelen başarılara büyük saygı duyuyorum. Ama bir yandan da bunların insanı çok tüketen ve hayatın güzelliklerinden koparan başarılar olduğunu düşünüyorum.

Üçüncü tip şans açıkgözlere gülen şans.

Çevrelerine başka gözlerle bakan, fırsatları ve eğilimleri keşfeden insanların şansı yakalamalarına her zaman hayranım. 

Ve maalesef onların öğrenilmesi imkansız bir yetenekleri olduğuna inanıyorum.

Son şans türü ise şansın peşinde koşmayan, kendi işlerine bakan, sadece kendi işlerini olağanüstü iyi yapmaya çalışanlara, bir gün yaptıkları işte harika olmalarından dolayı kendiliğinden gülen şans.

Mesela kimsenin okuyup okumadığına aldırmadan yazıyorsunuz. Ve sonra bir gün, hiç beklemediğiniz bir anda birisi yazdıklarınızı, yeteneğinizi, kalitenizi farkdedip size hiç ummadığınız bir fırsat kapısını açıyor.

İşte bu tür şanslıların hastasıyım. 

Çünkü onlar şans peşinden koşmadan büyük başarıyı elde eden insanlar. 

Onlara büyük saygı duyuyorum. 

Daha Az Tüketin, Daha Az Karar Alın, Daha Mutlu Olun!

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Yeni öğrendim, sırf hayatta kalabilmek için günde 300 karar alıyormuşuz.

Ve tabii tek meselemiz hayatta kalmak değil. Mesela tükettiğimiz şeylerle ilgili de bir sürü şeyi de, vakit harcayarak karara bağlıyoruz.

“Netflix’de hangi diziye başlasam?”, “hangi marka spor ayakkabıyı alsam?”, “bana en yakışan gömlek hangisi?” gibi tüketim kararları beynimizin pek kısıtlı kapasitesini yiyip bitiriyorlar.

Araştırmalar bu kadar çok karar almanın yaratıcılık ve mutluluk üzerinde olumsuz etkilerini gösteriyorlar.

Read more

Boş Korkularınızın Mimarı Sizsiniz

(Okuma Süresi: < 1 Dakika)

Korkmak bizi tehlikelerden koruyan, başımızı derde sokacak şeyleri yapmaktan alıkoyan yaşamsal önemde bir duygu.

Ama her an korku içinde olmanın yeni şeyleri denemenin, haddimizi aşacağımız maceralı yolculuklara çıkmanın önünü tıkadığı da bir gerçek.

O kadar çok gerçekleşmemiş ihtimallerden dolayı korkuya kapılan, olabileceklerin en kötüsünü hayal edip endişe denizlerinde boğulan ve harekete geçemeyen insan var ki.

İşin ilginci şu; araştırmalar hayatımızda gerçekten korkacak bir şey olmadığı zaman, korkacak şeyleri kendi kendimize yarattığımızı, çevremizde olan bitenleri adeta korkulacak şeyler bulmak hevesiyle incelediğimizi gösteriyor.

Read more